Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Kapıkulu Liberalizmi 

Siyaset Adamı, Hukukçu; Ertuğrul Günay 

Bizim düşünce dünyamızda liberalizm kavramının yahut bu kavramla nitelendirilebi­lecek yaklaşımların tarihi son iki yüzyılın için­dedir.

İmparatorluğun, askeri ve ekonomik sorunlar karşısında bocalayıp toprak kaybet­me, giderek dağılma sürecine girmesi devlet ri­calini ve aydınları bu sorunlar üzerinde düşün­meye, tartışmaya, çareler aramaya yöneltmiş­tir. 

Bu arayış dönemi, batıda burjuva dev­rimlerinin yaşandığı, sosyal sınıfların siyaset sahnesine çıktığı, ulusal devletlerin kurulup güçlendiği ve bütün bu olanları açıklamaya yönelik yeni düşüncelerin ortaya çıktığı bir dö­nemle eş zamanlı veya onun hemen ardındandır. 

Osmanlı toprağında "nizamın yeniden tesisi" üzerinde kafa yoranların, Avrupa' yi sar­san bu yeni fikirlerden etkilenmemesi olanak­sızdır Nitekim Fransız Ihtilali'nin ünlü sloganı, yüzyıla yakın bir gecikmeyle -fakat aynen- Os­manlı'da "hürriyet - müsavat - adalet (yahut uhuvvet)" vurgulamalarıyla tekrar edilmiştir.

Bundan da önce, bu yeni fikirlerin ilk izlerini Osmanlı'ya uzun yıllar hizmet etmiş Fuat ve Ali Paşalar gibi ünlü sadrazamların pa­dişaha olağanüstü nezaket ve zerafet kuralları içinde sundukları "arzların" kapsamında da bulmak mümkündür. 

Fuat ve Ali Paşalar, devleti Avrupa dev­letleri düzeyine (eskiden olduğu gibi daha yüksek ve güçlü bir düzeye değil) çıkarmak için yeni kurum ve kurallar önerirlerken, Ali Paşa, liberalizmin temel kuralının altını önemle çizmiştir: "Mülkiyete hürriyet veriniz." "Mül­kiyet belirlilik kazanınca, mülk sahibi malını değerlendirmek için gereken parayı kolaylıkla bulabilir." 

Ali Paşa'nın padişaha arzındaki bu ifa­deler dikkat çekicidir. Çünkü "mülkiyet" Fran­sız Devrimi'nden sonra yayınlanan İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi'nde "kutsal ve doku­nulmaz" ilan edilmiş bulunan tek haktır.

imparatorluğun yeniden ihyası için aynı samimiyetle çareler arayan bir başka ünlü dev­let adamı, Cevdet Paşa farklı bir çıkış noktasın­dan sonuçta yine benzer talep ve önerilere var­maktadır: "Serbest-i ticaret." Fakat Cevdet Paşa himayecidir.

Tanzimat paşalarının bu görüşlerini ileri sürerken gözden kaçırdıkları önemli bir nokta vardır. Batıda bu düşüncelerin ortaya çıkması­na yol açan olgu, o toplumlardaki sınıfsal yapı ve bunlar arasındaki güç ve etkinlik mücadele­sidir. Fransız ihtilali, gelişen ticaret burjuvazisi­nin her türlü hak ve yetkiyi elinde bulunduran soylulara (aristokratlar ve ruhban sınıfına) kar­şı yasa önünde eşitlik ve özgürlük iddiasının sonucudur. Bir anlamda, ekonomik ve sosyal konumu güçlenen bir toplum kesiminin, mer­kezi yönetimin ve onun doğal müttefiklerinin iktidarını sınırlandırması, paylaşması ve gide­rek etkisiz hale getirmesidir. 

Yukarıda görüşlerine değindiğimiz Osmanlı  aydınları ise, bütün bu sosyal hareketlilik sonucu ortaya çıkan düşünce ve uygulamaları soyut biçimde ele alıp padişaha sunmakta, bir bakıma batıda sosyal sınıfların merkezi iktidara zorla kabul ettirdiği bazı haklan, Osmanlı Imparatorluğu'nun merkezi gücünü bütünüyle elinde tutan padişahın, bunlan kendiliğinden kabulüne arz etmektedirler. 

Tanzimattan bu yana bütün Osmanlı ay­dınlarının, Yeni Osmanlılar'ın, Jöntürklerin, hatta bu geleneğin bilinçaltı izlerini devralan cumhuriyet kuşağının düşünsel trajedisi bu noktadadır. Savundukları düşüncelerin arka­sında etkili bir sosyal güç yoktur. Onlar, çoğu tercüme olmakla birlikte, samimi olarak savun­dukları fikirlerini merkezi iktidara sunmakta, çözümü ondan beklemekte, en radikal olanla­rı bu düşüncelere açıkça direnen bir padişahı halledip, yerine bu düşünceleri sinsice ertele­yen bir başka padişaha kapukulu olmaktan öteye geçememektedirler. 

Esasen amaçları yeni bir insan ve top­lum yapısını geliştirmek değil, imparatorluğun parçalanmasını önlemek, devletin bekasını sağlamaktır. 

Liberal düşünce çerçevesinde değindi­ğimiz bu serüven, öteki düşünce akımları için de benzer bir kader çizgisini ifade etmektedir. Burada önemli olan ve bizim de kısaca altını çizdiğimiz, liberalizm gibi devleti sınırlı ve te­mel fonksiyonlarına çekmek iddiasıyla yola çıkmış bir fikriyatın, bizim toprağımızda nasıl bir kapukulu ideolojisine dönüştüğünün gö­rünmesidir. 

Yirminci yüzyılın başında Ittihat-Terakki ve 1923-29 döneminde cumhuriyet yönetim­leri de esas olarak liberal ekonomi kurallarını benimsemiştir. Ittihat-Terakki döneminde "mesleki tesanüt" ve "milli iktisat" akımları Fır­ka içerisinde taraftar bulmakla birlikte, iktida­rın maliye nazırı Cavit Bey, su katılmamış bir li­beraldir. Bu konularda değerli araştırmalar ya­pan ve kitaplar yayınlamış bulunan sayın Tev-fik Çavdar'ın yerinde deyişiyle "liberalliğin şampiyonu"dıır. 

4923 İzmir İktisat Kongresi de, bilindiği gibi ekonomide devletçi değil, liberal görüşle­ri benimsemiştir.

Ancak her iki dönemde de, katıksız li­beral ekonomik politikalar uygulandığını söy­lemek mümkün değildir.

Buna bir ölçüde 1912'den 1922'ye kadar süren savaşlar ve savaş sonrası koşulları izin vermemiştir; ülkenin sosyo-ekonomik yapısı da böyle bir uygulamaya yeterince uygun de­ğildir. Yeterli sermaye birikimi ve kendi ayak­ları üzerinde durabilecek girişimci yok derece­sindedir.

Liberal politikalar adı altında yapılan, devlet olanaklarının ve öncülüğünün özel sek­törü geliştirmek için seferber edilmesidir. Ser­best ticaretten anlaşılan mal, hizmet ve bir öl­çüde iş gücünün serbest dolaşımıdır. Yoksa hiçbir zaman bir rekabet özgürlüğü söz konu­su değildir. 

O yüzden, Türk özel kesiminin bir siya­sal liberalizm projesi ve hedefi olmamıştır. 1930'lardan 45'lere kadar süren tek parti dev­letçiliği karşısında liberal söylemin zaferi sayı­labilecek D.P. iktidarı döneminde yaşanan en büyük siyasal krizin 1955'te basın özgürlüğü (ispat hakkı) nedeniyle çıktığı hatırlanırsa, bu görüşün bir karamsar niteleme değil, objektif bir durum saptaması olduğu anlaşılır.

Siyasal liberalizm, Türkiye'de garip bir biçimde ekonomik liberalizm karşıtlarınca sa­vunulmuş, üstelik ekonomide liberalizm yanlı­ları, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerine karşı çıkmalarının yanısıra, bunları savunan kesimleri eleştirici, hatta suçlayıcı tavırlar al­mışlardır. 

Bu durum, Türkiye siyasal yelpazesinin akıl ve bilim dışı yapısını ortaya koyan çarpıcı bir örnektir. Durum, akıl ve bilim dışıdır ama, Türk özel sektörünün kolaycı alışkanlıklarına, devletten beklenen kayırılma, kollanma içgü­dülerine uygundur; bu anlamda siyaseten dev­letçidir. 

Ekonomik liberalizm yanlılarının siyasal bir liberalizm projesiyle ortaya çıkmasından belki 80'lerin sonlarında söz edilebilir. Ancak bu dönemde Türk özel kesimi ve onların siya­sal temsilcileri, dünyadaki rüzgarlara uygun olarak Friedmancı akımlann aşın ölçüde etkisi altına girmiş; her türlü sosyal duyarlılıktan uzaklaşmış, kitlesel yoksullaşmalara, işsizliğe, sosyal dengenin bozulmasına, erik kaygıların gözardı edilmesine seyirci kalmıştır. 

Bu yeni veçhesiyle Türkiye liberalizmi düşünsel köklerini A. Smith yahut D. Ricardo'da bulan akılcı bir akım olmak yerine, savu­nuculuğunu papaz Malthus'un üstlendiği "vah­şi" bir görünüm kazanmıştır. Bu görünümle eş­zamanlı olarak ortaya çıkan "özgürlükçülük" iddiası, bu nedenle yeterince inandırıcı bulun­mamıştır.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005