Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Liberal Ekonomi Anlayışı ve Uygulamada Liberalizm 

Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç 

Dünya Bankası'nın 1998 yılı sonunda hazırladığı yeni bir rapora göre, 1998-2000 yıl­lan arasını etkisi altına alacak olan dünya eko­nomisindeki yavaşlamanın, gelişmekte olan ülkeleri daha fazla etkilemesi beklenmektedir. Bu ülkelerde, kişi başına düşen milli gelir orta­lama olarak 1997 yılında %3.2 büyümesine rağmen, aynı rakam 1998 yılı için %0.4 civarın­dadır. 

Dünya ekonomik krizinden en fazla et­kilenen ülkeler arasında, Brezilya, Endonezya, Rusya ile birlikte 33 ülke daha bulunmaktadır. Bu ülkelerdeki kişi başına düşen ortalama mil­li gelir büyüme hızının negatif olması kaçınıl­maz hale gelmiştir. 1997 yılında gelişmiş ülke­ler ortalama %2.8, düşük ve orta gelirli ülkeler %4.9 büyümüştür. Gelişmekte olan ülkeler, 1997 yılından itibaren Japonya'da görülen iktisadi büyümenin yavaşlama eğilimi­ne girmesi ile birlikte devam eden Asya krizin­den hissedilir derecede etkilenmişlerdir. Petrol fiyatlarının hızlı düşüş ve dünya piyasalarında­ki mali kriz, öncelikle Rusya'yı etkisi altına al­mıştır. 

Günümüzde, birçok gelişmekte olan veya az gelişmiş ülke, doğrudan yabancı ser­maye yatırımlarını çekebilmek için liberal eko­nomi politikalarını benimsemektedir. Devlet müdahalesinin aşırıya vardırıldığı ülkelerde, yoksulluk problemi ön plana çıkmaktadır. Ay­rıca bu ülkeler, daha fazla yasanı mücadelesi vermek zorundadırlar. Örnek olarak, orta ge­lirli ülkelerde, insanların ortalama ömrü geliş­miş ülkelere göre 9 yıl daha azdır (77'ye karşı 68 yıl). 

Devlet müdahalesinin önemli sebepleri arasında, özel girişimciliğin dinamizminden yeterli derecede fayda sağlanamaması ve hü­kümetlerin ekonomi politikalarının kriz du­rumlarında hızlı değişmelere ayak uydurama­ması bulunmaktadır. Buna karşılık, liberal eko­nomilerin yumuşak karnı ise, rekabetin aşırı üretime dönüşmesidir. Yapılan bazı tahminle­re göre, otomobil sanayinin dünyada üretece­ği miktar, yakın bir gelecekte, yılda 80 milyo­nu aşacak, fakat alıcıların sayısı 60 milyon civa­rında kalacaktır. Sonuç olarak, sadece bu sek­tördeki bir dengesizlik bazı iş yerlerinin ka­panmasını ve işsizliğin artmasını beraberinde getirebilecektir. Bu gibi ekonomik güçlüklerin çözümünde, Türkiye'de ve dünyada reel ücret­lerin belirli seviyenin altına düşürülmemesi ve istihdamla birlikte en azından mevcut alım gü­cünün korunması politikaları önem kazan­maktadır. Bu bakımdan, üretim yetersizliği ka­dar aşırı üretim de, dünya ekonomisi için po­tansiyel bir tehdit olarak görülebilmelidir. 

1980 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayıp dünyayı etkisi altına alan arzın arttırılması hedefine kilitlenmiş eko­nomi politikalarından çark edilmeye başlan­mıştır. Günümüz dünyasında çok hızlı hareket eden sermaye birikimleri, ülkelerin zenginlik­lerinin sadece üretimin arttırılması yoluyla korunamayacağını göstermiştir. 

Sermaye piyasalarının kontrol altında tutulabilmesi ve hızlı sermaye hareketlerine sı­nırlama getirilmesi, global krizlerin önlenmesi için önümüzdeki yıllarda giderek daha önemli hale gelecektir. Serbest piyasa ekonomisinin hararetli savunucularından olan ekonomist J.Bhagwati bile, son dönemde yaşanan ekono­mik kriz üzerine yaptığı değerlendirmelerinde, sermayeyi kontrolsüz serbestleştirmenin bir mantığı olmadığı ve mali krizlere sebep oldu­ğu görüşünü vurgulama ihtiyacı duymuştur. Bhagwati'ye göre, sermayenin serbest dolaşı­mı, malların serbest dolaşımına benzememek­tedir. 

1997 yılında Asya'da başlayan ve daha sonra hemen hemen bütün ülkeleri etki ala­nında tutan Asya ve Rusya krizleri, Türkiye gi­bi ülkelerde mali sektördeki reformlar tamam­lanmadan finansal liberalizasyona gitmenin sa­kıncalı olabileceğini göstermiştir. Buna karşı­lık, sermaye hareketlerine kısıtlamalar getirmek, ülkelerin uluslararası sermaye piyasala­rından yararlanma imkanlarını azaltabilmekte­dir. Özellikle, kısa vadeli sermaye akımlarında-ki istikrarsızlıklar zayıf finans sistemlerinden kaynaklanmaktadır,

Ekonomik kriz dönemlerinde hükümet­lerin daha fazla eleştirilmesi, özel sektörün başarısızlıklarının üzerinde yeterince durulmamasına sebep olabilmektedir. Asya ve Latin Amerika krizinde, özel sektör tarafından geri ödenemeyen batık kredilerin rolü gözardı edil­memelidir.

Krize giren ekonomilerde, öncelikle üc­retlerin satın alma gücü hızlı bir şekilde gerile­mekte ve işsizlik artışa geçmektedir. Bu ülkelerde, aşın liberal akımlar sebebiyle sosyal politikalara yönelik düzenlemelerin ye­tersiz olması da, krizin büyümesine sebep ol­maktadır.

Günümüzün gelişmiş ekonomilerini ör­nek alan az gelişmiş veya gelişmekte olan ül­keler, prensip olarak bazı verileri doğru kabul etme eğilimindedirler. Bunlar: 

• Milli gelirin artışı, gelişme ve refah için geçerli bir ölçüdür.

• Serbest ve kuralsız piyasalar, kaynak­lan daha iyi dağıtabilmektedirler:

• Ticaretin artışı bütün halk grupların yararına olabilmektedir. 

Çokuluslu şirketler, hükümet müdaha­lesi olmayan yerlerde ekonomilere da­ha fazla katkı sağlayabilmekte ve işsiz­liğin çözümünde yardımcı olmaktadır­lar. 

Bütün bu eğilimlere karşılık, birçok ül­kede üretim ya da milli gelir artışı yoksul kesimlerin problemlerini çözmek yerine ağırlaştırabilmektedir. 1950 yılından bu yana, dünya ekonomisi üretimi 5 ile 7 kat arasında artış göstermiştir. Bununla birlikte, çevre konusu başta olmak üzere hava ve su kirliliği gibi bazı prob­lemlerin çözümü daha da karmaşık hale gel­miştir. Bir ülkede, ekonomik kalkınma için sosyal gelişme oldukça önemli yere sahiptir. Günümüzde hem sosyal göstergeler, hem de gelir dağılımındaki bozukluklar çoğunlukla gözardı edildiği için, dünya nüfusunun dörtte biri için ekonomik büyüme hiç bir şey ifade et­memektedir. "Ekmek için Dünya Enstitüsü" ta­rafından yayınlanan yıllık rapora göre, en ge­lişmiş ülkeler arasında gösterilen ABD'de bile, 1997 yılında 18 yaşın altındaki toplam nüfusun yüzde 22'sini oluşturan 13 milyon kişi, yoksul­luk tehlikesi ile karşı karşıya yaşamaktadır. 

Bu gelişmeler, Türkiye için de geçerli­dir. Türkiye'de 1995-1998 yılları arasında yük­sek seviyede gerçekleşen büyüme oranlan, iş­sizliğin çözümünde etkili olamamıştır. Ayrıca, gelir dağılımı açısından da, Türkiye'de iç açıcı bir tablo göze çarpmamaktadır. Ekonomide görülen yüksek oranlı büyümeye rağmen, makroekonomik dengesizlikler 1997 ve 1998 yıllarında da giderilememiştir. 

1998 yılında kamu tarafından üretilen mallara, maliyetlerin yükselmesini karşılayabi­lecek oranda zam yapılmaması sonucu, Top­tan Eşya Fiyat Endeksi düşük çıkmıştır. Böyle bir politikanın 1999 yılında sürdürülmesini beklemek, iç borçlanmayla bu kuruluşların desteklenmesi anlamına gelmektedir. Bu ise, enflasyonla mücadelede kısa vadeli siyasi düşüncelerin ön planda olduğunu göstermek­tedir. Ayrıca, 1999 Nisan'ında yapılacak seçim­lerin istikrar tedbirlerini geciktirme ihtimali, 1999 yılında enflasyonun düşürülmesi açısın­dan ciddi problemlerle karşılaşılacağı sinyalle­rini vermektedir. 

Gelişmiş ülkelerin ekonomi yönetimle­rinde, liberal politikaların daha başarılı olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmamıştır. İngil­tere'de 1990-1996 yıllarında yapılan çeşitli ka­muoyu araştırmaları, bunun için bir örnek gös­terilebilir. 

Serbest ve kuralsız piyasaların ekono­mik kaynakları etkin bir şekilde dağıtamadığı yönündeki tespit, dünya ülkeleri arasında hızlı bir şekilde dolaşan ve çoğunlukla spekülatif amaçlarla kullanılan döviz hareketlerinden ra­hatlıkla anlaşılabilmektedir. Çünkü, döviz piyasalarında işlem gören büyük meblağların çok sınırlı bir bölümü üretime kanalize edilebil­mektedir. Aynı şekilde dünya ticaretinin artışı da, zenginler ve fakirler arasındaki uçurumu tek başına azaltamamaktadır. Nitekim, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, uluslararası ticaret devamlı olarak dünya ekonomisindeki büyü­menin üzerinde bir performans göstermiştir. 1990-1995 yılları arasında, dünya üretimi yıllık ortalama olarak %2 artarken, dünya ticareti %6.2 oranında büyümüştür. Dünya ticaretin­deki daha hızlı büyümenin en önemli sebebi, ülkelerin giderek ticareti serbestleştirmesi ve bu yöndeki müzakerelere ağırlık vermeleridir. Bu gelişmelerin sonucunda, sanayileşmiş ülke­lerin ithalata uyguladığı vergiler, 1950'li yıllar­da %40'lar civarında iken, bugün %3-4'ler seviyesine gerilemiştir. Dünyanın diğer bölgelerin­de de, aynı yöndeki politikalar ağırlık kazan­mıştır. Buna karşılık, 2000'li yıllara girerken, sanayileşmiş ülkelerle geri kalmış veya geliş­mekte olan ülkeler arasında uçurum giderek artmaktadır.

Genel olarak, sanayileşmiş ülkeler tara­fından desteklenen ve uluslararası alanda faali­yet gösteren şirketlerin, rekabet gücünü artıra­bilmek için büyük gayretler gösterdiği açıkça görülmektedir. Burada uluslararası ticari faali­yetleri kendi yararlarına kullanabilen ülkeler, daha hızlı bir şekilde refah seviyesini yükselte­bilmektedirler. Çokuluslu şirketlerin ülke için­deki ekonomik rekabeti olumsuz yönde etkile­memeleri için ise, anti-tröst ve kartel yasalarında yapılan düzenlemeler, gelişmiş ülkelerde daha fazla dikkat çekmektedir. 

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005