Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Liberalizm ve Özgürlük 

Felsefeci, Yazar; Vehbi Hacıkadiroğlu 

Liberalizm insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili bir kavram olduğuna göre, bu konuda tam bir açıklığa ulaşabilmek için, önce insanın ne olduğunun, bilimsel de­ğilse bile, en azından bilimsel görüşe ters düş­meyen bir belirlemesinin yapılması gerekir. Ben burada şimdiye dek denendiğini sanmadı­ğım bu yönteme başvuracağım. 

İnsanın, içgüdü ve koşullu tepkilerinin yönetiminde davranan hayvanın karşıtı olarak, nasıl davranacağına kendisi karar veren ve bu yönden doğa karşısında özgürlünü kazanmış olan bir varlık olarak belirlenmesinin bilimsel görüşe ters düşmeyeceği açıktır. Nasıl davra­nacağına kendisi karar veren insanın, nasıl davrandığında nasıl bir sonuç alacağını önce­den görebilmesi gerekir. Bu önceden-görme gücüne "bilgi" adını vererek insanı "bilgili hay­van" olarak tanımlayabiliriz. 

Bilgi çok uzun zamanların deney ve de­neyimlerinden elde edilen sonuçların biriki­minden oluşur. Böyle bir birikim, ancak, belli bir insan topluluğunun üyelerinin, edindikleri bilgileri bir yandan toplumun öteki üyelerine bir yandan da  gelecek kuşaklara aktarabilme-sini sağlayan  dilin varlığıyla olanak kazanır. demekki konuşma  yetisini kazanmadan bilgi-birikmesi ve bu yoldan insanlaşmanın gerçekleşmesi olanaksızdır. Konuşmanın ya da di­lin ortaya çıkabilmesi için bir topluluğun bu­lunması gerekir. Ancak bu, koyun sürüsü tü­ründen değil, birbiriyle işbirliği yapmak iste­yen, bu yüzden de konuşma gereksinimi du­yan bir topluluk olmalıdır. 

Böylece insan özgürlüğünün ne anlama geldiği ve bu türden bir özgürlüğün bilgiyle nasıl bir bağlam" içinde bulunduğu konusu açıklık kazanmazdır. Örnek olarak bir ağaç­taki meyveye ulaşmak isteyen kimi hayvanlar­la, insanlaşma yolunda ilerlemeye başlamış sa­yılmasına yetecek kadar bilgi birikimi olan bir insanın durumunu düşünelim. Hayvanlar içgü­dülerinin belirlediği yolda davranacak, uçabi­len uçarak, tırmanabilense tırmanarak meyve­ye ulaşmaya çalışacak, uçmayı da tırmanmayı da beceremeyen hayvan ya meyvenin bir rast­lantı sonucunda yer düşmesini bekleyecek ya da meyveyle ilgilenmeyecektir.

Buna karşı, çok az bilgili bir insan bile, tırmanmanın güçlüklerine katlanmak istemedi­ği zaman, meyvenin bulunduğu dalı bir sırıkla çırparak onu yere düşürebilecek ya da basit bir taşınır merdiven kullanarak amacına ulaşabile­cektir. İşte insanın özgürlüğü buradadır. O, amacına ulaşmak üzere doğanın kendisi için uygun gördüğü yolun dışında bir takım yollar da seçebilir ve ona bu seçme özgürlüğünü sağ­layan da onun bilgisidir. Demek ki insanın bil­gisi arttıkça, amacına ulaşmak üzere değişik yollardan birisini seçme olanağı artacak ve böylece o, bilgisi oranında özgürleşmiş ola­caktır.

Bir toplumun üyeleri o toplumu, doğa karşısında özgürleşmek amacıyla oluşturduk­larına göre, insanı, "özgürlük üretmek amacıy­la işbirliğine girmiş olan bireylerin oluşturduğu bir topluluğun bir üyesi" olarak görüyoruz. Burada göze çarpan nokta, toplumları, Tanrı­nın insan olarak yarattığı ya da herhangi bir yoldan insanlığını kazanmış olan bireylerin oluşturmadığı, tersine, insanlaşmayı toplumun sağladığıdır. Gerçekten, insan yavrusu olarak doğmuş olan bir çocuğun bir insan toplumu dışında büyümesi durumunda insanlığını ka­zanamayacağı bilinmektedir. Bu durumda "Kendini yaratan insan" denildiğinde, her insa­nın kendi kendini yarattığını değil, her insanı kendisiyle birlikte başka insanlardan da oluşan bir toplumun yarattığını anlamak gerekiyor. (liberalizm eleştirisi) 

Böylece, başta Auguste Comte ve Durkheim gibi birçok toplumbilimci düşünürün in­sanın belirleyici özelliği olarak gösterdikleri "dayanışma" kavramını çok aşan bir "işbirliği" kavramıyla  karşılaşmış  oluyoruz.  Gerçekten dayanışma, insanlığını kazanmış olan bireyle­rin, pratik ve etik nedenlerle karşılıklı yardım­laşmaya girişmeleri gibi sınırlı bir ilişkiden öte­ye gidemezken, işbirliği insanın insanlığının, bu yoldan da özgürlüğünün ve mutluluğunun tek kaynağını oluşturmaktadır. Demek ki in­sanlar arasındaki ilişkiler üzerinde düşünülür­ken işbirliğinin öneminin hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gerekir.

Buna karşı "işbirliği" kavramının bir çe­lişkiyi içerdiğinin de gözden uzak tutulmaması gerekir. Gerçekten, işbirliğinin verimli olabil­mesi, hatta yalnızca yürütülebilmesi için katı­lımcıların belli bir düzenin gerektirdiği disipli­ne uymaları gerekir. Disipline uyma bir tür tut­saklık olduğuna göre, işbirliğine girmiş olan kimse, özgürlük elde etmek için tutsaklığa kat­lanmak zorunda kalmak gibi çelişkili bir duru­ma düşmüş oluyor. Ancak, katlanılan tutsaklı­ğın işbirliğinin verimliliğinin gerektirdiği ölçü­de kalması durumunda ortada bir çelişki bu­lunduğu söylenemez. Çünkü insanın özgürlü­ğü, bir bakıma, yaşamı sürdürmek için gere­ken değişik türden tutsaklıklar arasından ken­disi için en uygun olanını seçme özgürlüğü­dür. 

Öte yandan, "insanlık tarihine şöyle bir bakıldığında, gerek insanlığın üyesi olan top­lumların gerekse toplumların üyesi olan birey­lerin, açık bir işbirliği düzeni içinde bulunmak şöyle dursun, sürekli bir çatışma hatta boğaz­laşma içinde bulundukları görülür. Doğal ola­rak bunun, insanların her dönemde içinde bulundukları yaşam koşullarıyla ilgili bir çok ne­denleri vardır. Gerçekten, milyonlarca yıllık insanlaşma tarihi içinde son yüzyıla gelinceye dek ortaya konabilmiş olan ulaşım ve iletişim olanakları, insanların, insanlığın vazgeçilmez koşulu olan bir işbirliği düzeninin, gerek her toplumun bireyleri arasında gerekse dünyada­ki toplumlar arasında, örtülü biçimde de olsa, yürürlükte olduğunun bilincine varabilmele­rine elveriişli değildi. Ayrıca insanların, gerek doğa konusunda gerekse insanın ne olduğu konusunda bildikleri de, doğa karşısında öz­gürleşmeyi sağlayacak en uygun yol ve yön­temleri bulabilmek için insanlar arasındaki iliş­kilerin nasıl düzenlenmesi gerektiğiyle ilgili olarak, çok bulanık biçimde de olsa, bir anla­yışa varmaya yeterli değildi. Bilgi yetersizliğin­den gelen boşluğu  doldurmakta  olan  boş inançlar, sürekli olarak, insanlığın, kendi do­ğasına ters düşen davranışlarla gücünü yitir­mesine neden oluyordu. 

On yedinci yüzyıl başlarında, Avrupanın kuzey batı toplumlarında, bilgi artışını hız­landıracak yöntemlerin bulunmasının yarattığı bilgi patlamasının insanlığın ilerlemesi için ye­ni bir dönem açtığı söylenebilir. Bilgi artışıyla birlikte giden sanayileşmenin getirdiği üretim artışı insanlar arasındaki üretim ilişkilerini karmaşıklaştırmış, bu ilişkiler konusunda araştır­malar yapılması ve elde edilen sonuçlardan ya­rarlanarak bir takım kuralların ortaya atılması kaçınılmaz olmuştu. İşte Adam Smith'in libera­lizm öğretisi bu koşullar altında doğmuştur. Bu, bir takım insanların başka bir takım insan­ları, bunun da ötesinde, bir takım toplumların başka bir takım toplumları sömürerek zengin­leşmesini sağlayan bir düzendi ki, A. Smith'in bu düzenin erdemleriyle ilgili olarak söyledik­lerinin hemen hepsinin, en azından kuramsal olarak yanlış olduğu söylenebilir, 

Önce "liberal" sözcüğünün kökündeki "özgürlük" kavramını ele alırsak, liberal eko­nominin insanlara sağladığı öne sürülen .öz­gürlüğün, insanı insan yapan gerçek özgürlük­le bir ilgisi yoktur. İnsan için gerçek özgürlük, insanlaşmanın zorunlu koşulu olan işbirliğinin gerektirdiğinin dışında herhangi bir bağımlılı­ğa, bir baskıya katlanmak zorunda olmamak­tır. Oysa liberalizmin kâr-zarar ve ücret düzeni, başarılı görülenleri ödüllendirip başarısız gö­rülenleri cezalandırma yöntemiyle, insanı tam bir ödül ve ceza düzeni içine sokar ki, hayvan terbiyesinde başarıyla uygulanan bu ceza ve ödül düzeni, insanın insansal niteliklerini za­yıflatmaktan başka bir sonuç vermez. 

öte yandan, kişilerin kendi çıkarları ar­dında koşarken dolaylı yoldan topluma da çı­kar sağlayacağı görüşü de doğru değildir. Bu görüş, herkesin kendi kapısının önünü temiz­lemesinin sokağı da temiz tutacağını düşün­meye benzer. Herkes kendi kapısının önünü süpürüp çöpleri komşusunun kapısı önüne atarsa sokak temizlenmiş olmaz. Gerçek bir te­mizlik, katılımcıların hileli yollara başvurması­nı sağlayacak bir disiplin uygulanmasıyla sağ­lanabilir. Oysa serbest girişimcilere uygulana­cak benzeri bir disiplin liberalizmi yok etmek­le sonuçlanır. Nitekim sokak temizliği türün­den basit bir işte bile bir takım disiplin önlemleri almak yerine bu işin bir kamu kuruluşu­nun yapması yeğlenmektedir. 

Liberalizmin, ekonomi alanında kendili­ğinden gerçekleşen bir düzen kurduğu ve bu­nun düşünülebilecek en iyi düzen olduğu gö­rüşü de doğru değildir. İnsan, doğada kendili­ğinden kurulan düzenlere uymakla değil, o düzeni kendisi için uygun olacak biçimde de­ğiştirmekle insanlığını bulur. Ekonomik geliş­me de ancak iyi bir plana dayanan bir düzenle gerçekleşebilir. Nitekim liberal ekonomide bi­le gerek işverenler gerekse işçiler arasında kendiliğinden kuruluverecek birleşmelere kar­şı, devletin, gerek tröst ve kartelleri gerekse sendikaları düzene sokan yasalar yapması ge­rekmiştir. Liberalizmin temel kavramlarından biri olan rekabetin de işbirliğinin yarattığı in­san kavramıyla bağdaşmadığı açıktır. Kişisel çıkarları sağlamada genellikle yararlı olan rekabet iyi bir işbirliği düzeninin yürümesi söz  konusu olduğunda yıkıcı olabilir. (liberalizm ve eğitim) 

Her zenginliğin kaynağı emektir" kuralından yola çıkan A. Smiıh'in bu görüşü üzerinde de durmak gerekir. İlerde Marx'çıların da, biraz değişiklikle ve işçi haklarını korumaya yönelik olarak kabul edecekleri böyle bir emek kavramı, gerçekte sermayedarı korumak amacıyla, Hıristiyan düşünürlerince ortaya atıl­mıştır. İsa Peygamber, Tanrının dünya nimetle­rini bütün insanlar için yarattığını bildirmişti. Hıristiyan düşünürler, mülkiyet hakkını yok ederek zenginlerle Kilisenin arasını açacak olan bu kuralı "insanın kendi emeğiyle kazan­dığı kendisinin olur" kuralıyla yumuşatmaya çalışmışlardır. 

Bu durumda, herhangi bir sermayedara sermayesinin nereden geldiği sorulduğunda, onun, sermayesini kendi emeğiyle kazandığını ya da onu atalarının kazanıp kendisine miras olarak bıraktıklarını söyleme olanağı doğmuş oluyor. Oysa insan emeğinin verimlilik derece­sinin bir ölçüsü olmadığı gibi, tek tek insanla­ra bağlı olarak düşünüldüğünde, emeğin üreti­me önemli bir katkıda bulunduğu da söylene­mez. Bir fabrikada elbirliğiyle yılda yüzlerce otomobil üreten insanlar, ister patron, ister mühendis, ister işçi olsunlar tek tek çalışmala­rı durumunda bir tek otomobilin bir vidasını bile üretemezler. 

Öte yandan, ortada bir fabrika, fabrika­nın düzenli çalışmasını sağlayacak çevre ko­şullan olmasaydı, fabrikadaki insanların işbirli­ği içinde çalışmaları da üretimi sağlayamazdı. Saydığımız bütün koşullar tamam da olsa, in­sanlığın bilgisi otomobilin icadından önceki düzeyde kalmış olsaydı yine otomobil üretilemezdi. Böyle evrensel bir ölçüde düşünüldü­ğünde her üretimin, geçmişin insanları da için­de olmak üzere, dünyanın bütün insanlarının elbirliğiyle yapıldığını ve bu üretimde, elbirliği etmiş insanlardan hangisinin ne kadar payının bulunduğunu saptamanın olanaksız olduğunu görmek zor olmayacaktır. 

Böylece, Marx’çıların inandırıcı bir çö­züm bulamadıkları bu "emeğin değeri" konu­suna liberaller kendilerince bir çözüm bulmuş­lar ve gerek emeğin gerekse emek ürünlerinin değerini piyasa koşularının belirlediğini öne sürmüşlerledir. Oysa, başta reklamcılık olmak üzere, her türden yalanı, vurgunu, hırsızlığı, pi­yango ve kumarı içine alan böyle bir fiyat ve ücret anlayışını doğal bir durum açıklaması ola­rak kabul etmek olanaksızdır. 

Bütün bunlara karşın, A. Smith döne­mindeki ingiliz toplumunun zenginleşmesini sağlayacak en kestirme yolun liberalizmden geçtiği de bir gerçektir. Nitekim o dönemde bi­lim ve teknoloji alanında dünyanın en yüksek düzeyinde bulunan toplumlar arasında libera­lizmi en koyu biçimiyle uygulayan ingiliz top­lumu öteki toplumların hepsinden daha zengin olmuştur. Günümüzde ABD için de aynı şey söylenebilir. Ancak bu, liberalizmin, toplumla­rın mutluluğunu, hatta zenginliğini sağlamak bakımından en uygun düzen olduğu anlamına gelir mi? 

Burada, en azından zenginleşme bakı­mından, liberal toplumların her zaman en önde bulunduğunun kuşku götürmediği öne sürüle­bilir ki bunun doğru olduğu açıktır. Ancak bu­nun hangi koşullar altında gerçekleştiğinin de düşünülmesi gerekir. Eğer bu düşünülmezse, zenginleşmek isteyen her toplumun, her türlü koşullar altında liberalizmi kabul etmesi gerek­tiği sonucuna varılacaktır ki bunun nasıl bir ya­nılgı olduğunu biraz sonra göstermeye çalışa­cağım. 

Önce, ingilizlerin liberal bir düzen için­de zenginliğin doruğuna yükseldiği dönemde­ki dünya koşullarını düşünelim. O dönemde insanlığın bir işbirliği ürünü olduğunun kabul edilmesi şöyle dursun böyle bir durumun bir olasılık olarak düşünülmesi bile olanaksızdır. Nitekim o günlerden 150 yıl kadar önce Hobbes "insanlığın doğal durumunun, başka insan­larla ortak bir gücün yönetimi altına girmemiş olma durumu" olduğunu öne sürüyor ve top­lumsal yaşama giren insanlar arasındaki ilişkiyi "İnsan insanın kurdudur" tümcesiyle betimli­yordu. Locke da örgütlü yaşama geçişin, insa­nın doğal durumdaki (yani toplumsal yaşama girmeden önceki) hak ve özgürlüklerini koru­ma isteğinden doğduğunu öne sürüyordu. () 

Bunlara, çocuğun iyi yetişmesi için top­lum dışında büyümesi gerektiğini öne süren Rousseau'nun ve insanda yaratılıştan gelen bir istenç özgürlüğünün bulunduğunu kabul eden Kant'ın görüşlerini eklersek, çok yakın zaman­lara dek, hatta günümüzde de, insanların nasıl çarpık bir insanlık ve özgürlük anlayışının etki­si altında bulundukları görülür. Böylesine bi­reyci bir insanlık anlayışıyla işbirliğinin insan için kaçınılmazlığını görebilmek olanaksız ol­duğu gibi, bir işbirliğinin düşünülmesi duru­munda da onun verimli biçimde işlemesi için ne gibi önlemlerin alınması gerektiği konusun­daki bilginin yeterli bir düzeyde olduğu söyle­nemez.

Toplumların içindeki insanlararası iliş­kiler konusundaki bilgi durumu böyleyken, toplumlar arasındaki ilişkiler konusunda her­hangi düzeydeki bir bilgiden söz edilemeyece­ği açıktır. Ulaşım ve iletişim alanındaki geliş­meler, gelişmiş toplumların insanlarının çok uzaklardaki az gelişmiş toplumlarla ilişki kur­masını sağlamıştı. Gelişmiş toplumların bu az gelişmiş toplumlar üzerine hemen hiçbir şey bilmeyen yöneticilerinin, o toplumlarla ilişki kurmakta olan özel girişimcileri denetim altına alması düşünülemezdi. Bu durumda devlete, ordu ve donanmasıyla başarılı özel girişimcile­ri destekleyip onlardan bu desteğin bedelini almaktan başka yapacak iş kalmıyordu. 

Sonradan, dünyanın değişik bölgelerin­deki insanlarla ilgili bilgiler büyük ölçüde arttı. Ancak, insanin ne olduğu ve insanlararası iliş­kilerin nasıl olması gerektiği konusundaki bil­gi artışı, coğrafya alanındaki bilgi artışı yanın­da cılız kaldı. Bu yüzden gelişmiş ülkeler, ken­dilerine az gelişmiş toplumları sömürerek zen­ginleşme olanağı sağlayan liberalizmi her za­man ve her türlü koşullar altında en iyi ekono­mik düzen olarak görmeyi sürdürdüler.

Böylece, başlangıçta başka bir yolun düşünülememesi, insanlararası ilişkilere ve­rimli bir düzen vermek için gerekli olan bilgi­den yoksun olunması yüzünden kabul edilen liberalizm, bir yandan alışkanlık bir yandan da gelişmemiş toplumların sömürülmesindeki ko­laylık yüzünden, gelişmiş toplumlar için zen­ginleşmenin tek yolu olarak görülmeye baş­lanmıştır. Gelişmiş toplumların bu genel gö­rüşte birleşmesinde liberalizmin zengin ettiği büyük sermayenin devlet politikalarını biçim­lendirme gücü kazanmış olmasının etkisi de unutulmamalıdır. Genellikle gelişmiş toplum­lara bağımlılıktan kurtulamayan az gelişmiş toplumlar da bu aldanmaya uymak zorunda kalmışlardır. Oysa Türk toplumunun Cumhuri­yetle başlayan gelişme biçimine şöyle bir bak­mak, bu aldanışın az gelişmiş toplumlara neye mal olduğunun görülmesine yetecektir. 

Cumhuriyetin kurucuları, çağının çok gerilerinde kalmış olan Türk toplumunun doğ­ruca eğitim ve sanayileşme yoluyla kalkınabi­leceğini görmüşlerdi. Ancak kumcular, o dö­nemin gelişmiş ülkelerinde geçerli olan görüş­lerin de etkisi altında, her iki konuda da yanıl­gıya düşüyorlardı. Sanayileşme konusunda dünyanın bütün gelişmiş toplumları örnek alı­narak, sanayinin ancak özel girişimciler eliyle kumlabileceğine inanılıyordu. Eğitim konu­sunda da ilköğretimden başlayıp orta ve yük­seköğretime ulaşan bir geliştirme yöntemi dü­şünülüyordu. Cumhuriyet bu iki yanlıştan, an­cak, 12 yıl süren verimsiz çabalardan sonra kurtulabildi. 

Bu süre içinde eğitimde gelişmenin ilk­okuldan değil, tersine, üniversiteden başlama­sı gerektiği anlaşıldı. Çünkü, ilk ve ortaöğreti­mi geliştirecek olan öğretmenler üniversiteden yetişeceği gibi, sanayileşme yolunda gerekli olan bilgiyi de üniversiteler verecekti. Bu anla­yışa göre başlatılan üniversite reformu, Alman­ya'dan kaçmak zorunda kalan bilim insanları­nın da yardımıyla, eğitim sorununun çözülme­si konusunda inanılmaz etkinlikte bir gelişme­nin başlangıcı oldu. 

Sanayileşmeye gelince, yine bu 12 yıl içinde özel girişimcinin, kendi ülkesinde sana­yi kurmak yerine, dış ülkelerde kurulmuş olan sanayinin kaliteli ve ucuz ürünlerini ithal ede­rek bu yoldan zenginleşmeyi yeğlediği görüldü. O günlerde özel girişimcilerin sanayi alanı­na girmeyişinin sermayesizlikten ileri geldiği düşünülüyordu. Bu yüzden devlet ucuz giri­şimcileri büyük ölçüde desteklemeye girişti. Ancak bütün desteklere karşın, 12 yıl içinde ül­kede yalnızca iki çimento ve iki şeker fabrika­sı kurulabildi. 

Böylece Türkiye'deki 12 yıllık deneyim sonunda, çağının gelişmiş ülkelerine bakışla geride kalmış olan bir ülkede sanayileşmenin özel girişim eliyle yürütülemeyeceği anlaşılmış ve 1932 yılında devletçiliğe geçilmiştir. Bu ta­rihle II. Dünya Savaşının başladığı 1939 yılına dek geçen, yalnızca 7 yıllık kısa süre içinde Türkiye'nin sanayileşme alanında yaptığı atı­lım gerçekten şaşırtıcıdır. Gerideki 12 yıl için­de yalnızca iki çimento ve iki şeker fabrikası kurabilen Türkiye'nin arkadan gelen 7 yıl için­de yine ikişer tane şeker ve çimento fabrikası­nın dışında sanayileşme alanında yaptıklarına şöyle bir bakmak bu dönemde bir mucizenin gerçekleştiğinin kabul edilmesine yetecektir. 

Sümerbank, Etibank ve Maden Tetkik ve Arama Kurumlarının kurulması dışında bu dönemde kurulan fabrikalar şöyle sıralanabilir: Karabük Demir Çelik, izmit Kağıt, Paşabahçe Şişe Cam, Bursa Merinos, Kayseri Bünyan Halı ipliği, Nazilli Basma ve Gemlik Suni İpek fab­rikaları. Bu kadar kısa bir sürede böylesine kapsamlı bir sanayileşme atılımının dünyada başka bir örneğinin görülmediği söylenebilir. Böylesine bir atılımın hiç dış borçlanmaya gi­dilmeden ve özel girişimcilerin sermayesizlik yüzünden kollarını bile kımıldatamadıkları bir dönemde yapılması, da başarının eşsizliğinin başka bir kanıtıdır.

Bu 7 yılın başka bir özelliğinin de üni­versite reformunun bu dönemde başlatılması olduğunu biraz önce gördük. Bu, eğer bir rastlantıysa son derece mutlu bir rastlantıdır. Çün­kü sanayileşmeyle bilimsel gelişme birbirinden ayrı olarak düşünülemez. Üstelik, toplumun genel olarak gelişmesi ya da insanlık düzeyi­nin yükselmesi için de sanayileşme ve bilimsel gelişme vazgeçilmez koşullardır, insanlık tarihi bunun böyle olduğunu açıkça göstermekte­dir. Gerçekten, on yedinci yüzyıl başlarındaki bilgi patlaması sanayileşmeyi başlatmış, geli­şen sanayi de bilimsel gelişmeyi kamçılamıştır. Bilgi artışı, bir yönüyle de insanın özgürlüğü­nün artması ve bu yoldan da insanlık düzeyi­nin yükselmesi anlamına gelmektedir 

Burada sanayileşmenin yalnızca tekno­lojiyi geliştireceğini, bunun da insanlık düzeyi­nin yükselmesiyle bir ilgisinin bulunmadığını öne sürenler bulanacaktır. Daha da ileri gide­rek, teknolojinin insanların insanlık-dışı ey­lemlerinin yıkıcı gücünü çok büyük boyutlara çıkarmakla insanlığın gerilemesine bile neden olduğunu düşünenler bulanabilir. Ancak in­sanlık tarihinin eleştirel bir incelemesi bu gö­rüşlerin doğru olmadığının kanıtlarını vermek­tedir. Gelişmiş ülkeler arasında sürmekte olan ve daha da süreceği anlaşılan barış durumu, o toplumların bilgi düzeyinin büyük ölçüde yı­kım ve kırımlara bir son vermenin yolunu bul­duğunu gösteriyor.

Günümüzden 2500 yıl önce, çağının en ileri toplumu olduğu anlaşılan Yunanlılarda halkın büyük bölümünün bir azınlığın kölesi olduğu, daha sonraları, insanların bir bölümü­nü eğlendirmek için başka bir bölümünün yır­tıcı hayvanlara parçalattırıldığı, insanların pa­zarlarda alınıp satıldığı, yakın zamanlara dek karşı düşünce ya da inançta olanların diri diri yakıldığı göz önünde tutulduğunda, her şeye karşın günümüzün, özellikle gelişmiş ülkeler insanlarının eskilerden daha yüksek bir insan­lık düzeyinde bulunduğunu kabul etmek gere­kiyor. Demokrasiyi ve insan haklarını savu­nan, ırk, din, dil düşmanlıklarına karşı çıkan en etkili görüşler de bilim ve teknoloji alanında en ilerdeki toplumların öncülüğünde ortaya çıkmaktadır. 

Türkiye'nin, II. Dünya Savaşı'ndan önce devletçi bir sanayi atılımı yaparken, bilim ala­nında da bir atılımı başlatmış olması belki de yalnızca mutlu bir rastlantıdır. Ancak savaştan sonra, bir bakıma gelişmiş toplumlara imrene­rek, bir bakıma da o toplumların baskısı altında, gerçek sanayi yerine montaj sanayiyle ye­tinmeye razı olan Türk toplumunun, yine o dönemde, bilimsel atılım coşkusunu da yitire­rek bir tür montaj bilimleri kurmaya yönelme­sinin basit bir rastlantı olmadığı anlaşılıyor. 

Bu durumda Türkiye'nin çağdaşlaşma atılımının yarıda kalışının da basit bir rastlantı sonucu olmadığı, burada başlıca nedenin önce Devletçilikten ve buna koşut olarak da bilimsel atılımdan vazgeçmesi olduğu söylenebilir. Böylece, çağının gerisinde kalmış toplumda özel girişimcinin teknolojik gelişmeden kaç­masının, bu yüzden bilimsel gelişmeye de ge­rek kalmamasının kaçınılmaz olduğu görülü­yor. Türkiye'de başlangıçta sermayesizlik yü­zünden sanayileşmeye gidemedikleri sanılan özel girişimcilerin bir bölümünün, aradan 50 yıl geçtikten sonra dünyanın en güçlü firmala­rı arasına girmelerine karşın montaj sanayim­den vazgeçememeleri, bu durumun sermaye­sizlikle bir ilgisinin bulunmadığını açıkça gös­teriyor. 

Bir az gelişmiş ülke olarak Türkiye'nin liberalizm karşısındaki durumunu böylece be­lirledikten sonra, şimdi artık liberalizmin ev­renselleşmiş bir biçimi olan "küreselleşme" ko­nusunu ele alabiliriz. Küreselleşme, insanlığın gelecekte oluşturması kaçınılmaz olan, ayrılık-sız ve ayrıcalıksız insanlardan oluşan tek bir dünya toplumuna gidişin bir ilk adımı olarak görülebilir. Böyle bir gelişmenin dönemin ge­lişmiş toplumlarının öncülüğünde başlaması da doğal karşılanabilir. Ancak bütün sorun, ay­rılık ve ayrıcalıklardan kurtulmuş bir dünya toplumuna doğru gidişin gerek toplumlar ge­rekse insanlar arasındaki ayrılık ve ayrıcalıkla­rı doğal bir durum olarak gören liberal toplum­ların öncülüğünde gerçekleşmesinin olanaklı olup olmadığıdır. 

Gelişmiş ve liberal toplumların küresel­leşme konusuna bakış biçiminin ilk belirtileri­ni ABD'nin II. Dünya Savaşı'ndan sonra az ge­lişmiş ülkeler karşısında izlediği siyasette gör­me olanağı vardır. O dönemde az gelişmiş top­lumları yoksullukları içinde sömürmektense onları az çok zenginleştirdikten sonra sömür­menin daha verimli olacağını görebilen ABD yöneticileri o toplumları krediler ve dış yatırım­larla besleyerek bir ölçüde zenginleştirme yo­lunu tutmuştur. Kredi verilen ülkeleri, örtülü biçimde de olsa liberalliğe koşullandıran bu si­yasetin Türkiye'deki sonucunu yukarıda gör­dük. Şimdi artık bu "küreselleşme" konusunu en genel biçimi içinde ele alabiliriz.

Küreselleşmede, az gelişmiş ülkelerden açıkça liberal bir ekonomik siyaset izlemeleri istenmektedir. İlk aşamada, krediler ve serma­ye akımı dolayısıyla, tıpkı 1950'ler Türkiyesinde olduğu gibi bir zenginleşme görülmekte ve gittikçe büyüyen kredi ve sermaye akımı yü­zünden, zenginleşme bir süreklilik görüntüsü de vermektedir. Ancak az gelişmiş ülke bu ye­ni koşullar altında yalnızca montaj sanayiyle ve gelişmiş ülkelerin artık bir sanayi olarak gör­medikleri türden (dokumacılık gibi) bir sanayi­leşme ve bu sanayileşme biçimine uygun bir bilimsel az gelişmişlikle yetinmek zorunda kal­maktadır. 

Böylece küreselleşme, az gelişmiş top­lumlarda, az çok bir zenginleşme hatta sanayi­leşme görüntüsü vermiş bile olsa gerçek bir ge­lişmenin ortaya çıkmasını sağlayamamaktadır. Üstelik belli bir zaman süreci içinde gelişmiş ve az gelişmiş toplumların adam başına düşen ulusal gelirleri karşılaştırıldığında az gelişmişle­rin bir ölçüde zenginleşmiş olmalarına karşın, onlarla gelişmiş toplumlar arasındaki ayrımın azalmadığı, tersine, arttığı görülmektedir. Böy­lece, liberal bir ekonomik düzen anlayışından önemli ödünler vermeden dünya toplumlarını bir küreselleşme ideali çevresinde bütünleştir­meye kalkmanın yeni ayrılıklar ve karışıklıklar­dan başka bir sonuç vermesi beklenemez. 

Gerçekte günümüz gelişmiş toplumları­nın bilgi düzeyinin, dünyayı tek bir toplum içinde birleştirmenin yolunun, az gelişmiş top­lumları da kendi bilgi ve sanayileşme düzeyle­rine getirmekten geçtiğini görebilecek düzeye ulaşmadığı söylenemez. Bir kez az gelişmiş toplumları zenginleştirerek sömürmenin onları yoksulken sömürmekten daha verimli olduğu görülebildikten sonra, sömürmenin en verimli biçiminin, geri kalmış ülkeleri de kendi düze­yine getirerek onlarla eşitlik içinde işbirliği yapmak olduğunu görebilmenin bir zorluğu kalmaz. 

Ancak bu işbirliği girişiminin başarıya ulaşabilmesi için geri kalmış toplumların, bir yandan planlı bir ekonomik düzen içinde sa­nayileşmeye yönelmelerini, bir yandan da hem bu sanayileşmeyi besleyip hem de onunla bes­lenecek olan bir bilgi üretim düzenini uygula­maya başlamalarını sağlayabilmek gerekir. Oy­sa hem bir takım boş inanç ve saplantıların hem de günlük çıkar hesaplarının ötesini düşüremeyen çokuluslu şirketlerin yoğun baskı­sından kendilerini kurtaramayan gelişmiş top­lumlar, kurmak istedikleri sistemin başarıya ulaşması için alınması zorunlu olan önlemleri alamamaktadırlar.

Özetlersek, insanın insanlaşmasında iş­birliğinin belirleyici işlevini göz ardı eden libe­ralizmin insan doğasına ters düşen bir ekono­mik düzen olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnsanlık tarihinin belli bir döneminde, dünya­nın gelişmiş toplumlarının, o günün koşulla­rında daha iyisini düşünemedikleri, düşünseler bile öyle bir düzeni uygulamaya koyma ola­naklarının bulunmaması yüzünden kabul et­mek zorunda kaldıkları bu düzenin, günümü­zün gelişmiş toplumlarının bilgi düzeyleri ve bildiklerini uygulamaya geçirme olanakları karşısında tutunabilmesi şaşırtıcıdır. 

Ancak, insanlığın yerleşik inanç ve ku­rumlardan kurtulmasının güçlüğü yanında, li­beral düzenden çıkar sağlayan özel girişimcili­ğin toplumların yönetimdeki etkinliği de göz önünde tutulduğunda liberalizmin, varoluşu­nu sürdürmekten de öte, gittikçe daha parlak bir görünüm kazanmasına şaşırmamak gere­kir. Öte yandan, gelişmiş toplumlardaki bilgi artışının inanılmaz hızı karşısında yerleşik inanç ve kurumların gösterdiği bu dirençte, li­beralizmin gelişmemiş toplumların sömürülmesinde sağladığı kolaylığın da etkili olduğu­nun unutulmaması gerekir.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005