Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Neoliberalizmin Karanlık Bilançosu 

Prof. Dr. Fikret Başkaya 

ideolojiler az-çok iç tutarlığı olan bir di­zi fikirler, inançlar, teoriler, efsaneler ve anla­yışlardan oluşurlar ve politika ile çıkarlar ara­sında bağ kurmaya yararlar Elbette ideoloji­lerin ete-kemiğe bürünmesi için 'uygun' koşul­ların da oluşması gerekir, ideoloji, birilerinin çıkarının herkesin çıkarı olduğu, bir gurubun, bir sınıfın, daha da ötede bir ulusun çıkarının herkesin, tüm insanlığın çıkan olduğu bilincini kafalara sokmak gibi bir işlev üstlenirler, işte, gerçek anlamda bilim bu aşamada bir ihtiyaç haline gelir ve retorikle realite (söylemle ger­çek) arasındaki uyumsuzluğu teşhir edebildiği ölçüde gerçek anlamda 'bilim' tanımını hake-der. Bu kısa yazıda 1980'lerden sonra kapita­lizmin 'yeni' meşrulaştırıcı ideolojisi, bir çeşit dönemin 'tek düşüncesi' haline gelen neolibe­ralizmin bir değerlendirmesi yapılacak. Hiçbir iç tutarlığı olmayan uyduruk, değilse "ısmarla­ma üzerine" üretilmiş ideoloik tezlerin nasıl olupta 'hikmetinden sual olmaz' hakikatler olarak sunulabildiğini göstermeye çalışacağız. Elbette burada ele aldığımız temaların her biri­nin derinlemesine" tahliline girişmeyeceğiz, sa­dece sorunun !özünü' kavramaya olanak veren bir 'özet' yapmayı deneyeceğiz.

Bilindiği gibi, kapitalist üretim süreci sürekli yükselen bir gelişme trendi izlemiyor. Genişleme dönemlerini daralma, büyüme dö­nemlerini krizler takibediyor. Dolayısıyla kapi­talizm kriz üreten bir sistem olarak varolabili­yor ve kendini yeniden üretebiliyor. Krizler de üretilenin satılamaması, başka bir ifade ile "realizasyon" yetersizliğinin sonucu olarak or­taya çıkıyor. Daha açık ifade etmek istersek, krizler arz fazlasından veya talep yetersizliğin-den kaynaklanıyor. Oysa, kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında sorun "ye­terli hasadın" sağlanamamasından ileri gelirdi. Bu durum, ekseri ileri sürülenin aksine, kapita­list üretim tarzının irrasyonelliğinin de bir gös­tergesidir. Tüm XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın ilk onyıllarında krizler birbirini izledi ve 1929 Büyük Buhranıyla donık noktasına ulaştı. Elbette 1929 krizi sadece bildik bir 'devrevi kriz' değildi. "Yapısal kriz" içinde ortaya çıkmış kapitalizmin tanık olduğu en büyük krizdi. Bu kriz kapitalist odaklarda, dünya ka­pitalizminin hakim kesimlerinde ciddi bir 'bi­linç krizi'ne neden olmuştu. Eğer, talep yönün­den bir 'düzenleme' olmazsa, sistemin kendi kendini yeniden üretebilmesinin problematik hale gelebileceği düşüncesi sermayenin ba­ronlarının bilincine kazınmıştı, işte, ünlü Keynezyen ekonomik paradigma böylesi bir kay­gının sonucu olarak ortaya çıkmış ve neredey­se dönemin 'tek düşüncesi' haline gelmişti. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde geçerli politikalar, esas itibariyle ekonomiye talep yönünden müdahaleyi esas alan politika­lardı. Talebe istikrar kazandırmayı amaçlayan devlet müdahaleleri (regülasyon) savaş sonra­sı dönemdeki istikrarlı büyümede önemli bir yere sahipti. (liberalizm devlet) 

Elbette söz konusu dönemde ekonomi­ye yoğun devlet müdahalesini  sadece "talebi düzenleme" kaygısıyla açıklamak yetersiz ka­lır. Esasen ikinci savaş sonrası dönem, kapitalizmin tarihinde bir parantezdi, ilk defa emek­çi sınıflar, mütevazi toplum kesimleri, ezilen halklar lehine görece olumlu bir 'güç dengesi durumu' ortaya çıkmıştı. Böyle bir dengenin oluşmasında; faşizmin yenilmesi, Sovyet siste­minin bir çekim merkezi haline gelmesi, sö­mürge halklarının sömürgeciliğin 'klasik' biçi­mine başkaldırmış olmaları başlıca açıklayıcı faktörlerdi Böylesi bir güç dengesi durumu özellikle dönemin tartışmasız hegemonik gücü olan ABD'yi "çevreleme veya kuşatma libera­lizmi" denilen bir strateji benimsemeye 'zorla­mıştı'.ö) Talep yönlü kamu müdahalelerinin de etkisiyle kapitalizm tarihinin en uzun ve 'so­runsuz', istikrarlı büyüme dönemini savaş son­rası 30 yılda yaşadı. Dönemin 'dinamik ürünle­ri' otomobil, yaygın ve standardize olmuş kon­feksiyon giyim, transistor, elektronik aletler, televizyon, dayanıklı tüketim mallan, fonksi­yonel kentleşmeydi. Yukarda sözünü ettiğimiz global güç dengesi ve kapitalizmin genişleme sürecinde oluşu, işletmelerin verimlilik oranla­rım, dolayısıyla kâr oranlanın yükseltiyordu. Talebin, dolayısıyla pazarların sürekli genişle­diği bir konjonktürde,  hem reel ücretlerin, hem de vergilerin ve kamu harcamalarının art­ması mümkün oluyordu, işte emperyalist ülke­lerde 'refah devleti' böylesi belirleyiciliklerin ve güçler dengesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Hangi siyasi parti iktidara gelirse gel­sin (liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, hristiyan demokrat, sosyalist, vb.) uyguladıkları programlar hep az-çok aynıydı. 

Söz konusu konjonktür geçerliyken slo­gan hiç şüphesiz: 'Daha çok devlet'ti. Dolayı­sıyla devletin ekonomiye müdahale etmesin­den değil, yeteri kadar müdahale etmediğin­den şikayet ediliyordu... ister politikacılar, ister iktisatçılar ve ekonomi bürokratları olsun, uy­gulanan politikaların performansından kuşku duymuyorlardı. O kadar ki, artık kapitalizmin krizlerinin 'tarihe karıştığını' bile ileri sürdükle­ri oluyordu. Bu, 'herkesin Keynesci olduğu' bir otuz yıldı... Devlet müdahalelerini önemseme­yen bir iktisatçı ne akademik çevrelerde, ne de devlet aygıtında muteber sayılıyordu. Nobel ödülleri hep Keynesci iktisatçılar tarafında; paylaşılıyordu.' Kapitalizm genişlemesini sürdürdükçe hem refah devleti modeli geçerli ol­maya, hem de (ve kısmen) hegemonik gür, olan ABD'nin sözünü ettiğimiz 'komünizm; kuşatma' stratejisinin de bir sonucu olarak, Üçüncü Dünya da denilen, dünya kapitalizmi­nin periferisinde yer alan ülkelerde ulusal kal­kınmacı büyüme modeli' geçerli olmaya de­vam edecekti. 

Ne ki, burjuva iktisatçılarının ve politi­kacılarının 'krizlerin geride kaldığına' dair ku­runtuları uzun sürmeyecekti...  Kapitalizmin krizinin 1974-197J'den itibaren yeniden genel­leşmesi ve tüm emperyalist ülkeleri etkisi altı­na almasıyla, artık 'balayı dönemi' son bulu­yordu. Dolayısıyla savaş sonrası genişleme dö­neminin sona ermesi, ekonomiye ve ekonomi yönetimine dair kabullerin, ya da paradigma­nın sonu demekti. Bu aşamada kapitalizmin neden krize girdiği, ya da talep yetersizliğinin nasıl ortaya çıktığı, işletmelerin ortalama ve­rimlilik ve kâr oranlarının neden düştüğü sorusu akla gelir. Yukarda kısaca değindiğimiz gi­bi, savaş sonrası dönemin genişleme dönemi­ne damgasını vuran 'dinamik ürünler' daha çok dayanıklı tüketim mallarıydı. Bu malların talebinin belirli bir eşikten sonra göreli bir is­tikrara kavuşması, dolayısıyla pazarın genişle­me trendinin yavaşlaması kaçınılmazdı, ikinci­si toplam üretim içinde hizmetlerin ve 'maddi olmayan mal' üretiminin  payı  giderek arttı (şimdilerde OECD ülkelerinde üretimin 2/3'ü bu sektörde gerçekleşiyor)'7' ki, doğası gereği bu sektörle ortalama verimlilik ve kâr oranlan görece daha düşüktür. Üçüncü neden özellik­le sanayileşmiş kapitalist ülkelerde işçilere da­yatılan aşırı yoğun çalışma temposuna, "bilim­sel çalışma" yöntem ve uygulamalarına, işçile­rin tepkisiydi, işçiler bu uygulamalara fabrika­ları işgal ederek, grevler yaparak, pasif direniş biçimlerini devreye sokarak, vb. tepki gösterdiler. Bu tür eylemler de işletmelerin verimlilik oranlarına"! düşmesine neden olan faktörler­den biriydi. (liberalizm hakkında) 

Kapitalizmin krizi demek, kaynak soru­nu, ya da aynı anlama gelmek üzere, sermaye­nin verimliliğini restore etme, toplu değersizleşme sorununu çözme gereğinin gündeme gelmesi demektir. Eğer kriz sadece 'devrevi bir kriz' değilde 'yapısal bir krizse', artık aracı ta­mir ederek yola devam etmek mümkün değil­dir. Tabir maruz görülürse, hem aracın yeni­lenmesini, hem de yeni bir rota tutturulmasını gerektiren bir durum söz konusudur. Kapita­lizm genişleme  dönemindeyken uygulanan politikalardan uzaklaşmadan, yeni bir modeli dayatmadan krizden çıkmak mümkün değil­dir. O halde iki şey artık söz konusu olmaya­caktı: Birincisi büyük sermaye, büyük işçi ör­gütleri (konfederasyonlar) arasındaki bir kon­sensüse dayanan, devletin de sadece ekono­mik alanda değil, sosyal alanda da önemli rol­ler üstlendiği, reel ücretlerin, kamu harcamala­rının (bu arada müterakki vergilerin söz konu­su olduğu) artışına izin verilmeyecekti. Bunun anlamı, 'refah devleti' modeline savaş ilan et­mekti. İkincisi; Üçüncü Dünyada geçerli 'ulu­sal kalkınmacı model' tasfiye edilecekti. (Sov­yet sistemini çökertme stratejisi yanında) bu iki temel amacın gerçekleştirilmesi için, bir dizi politika gündeme getirilecekti. Bu önlemlerin 'hayata geçerilebilmesi' için önce ideolojik or­tamın hazırlanması gerekiyordu. Artık başka iktisatçılar devlet müdahalelerine savaş ilan edebilirler, tüm kötülüklerin devletten, aşırıya vardırılmış devlet müdahalelerinden kaynak­landığını "bilimsel" olarak kanıtlamaya ve No-bel ödüllerini cebe indirmeye devam edebilir­lerdi... Bir önceki dönemde hastalığı tedavi maksadıyla verilen ilaç artık hastalığın nedeni olarak ilan edilebilirdi... Ve yeni slogan, "daha az devlet daha çok özel teşebbüs"tü... Bu ana sloganı ikinci derece dört slogan izleyecekti: Liberalizasyon,  deregülasyon,  privatizasyon, sermayeden alman yergilerin düşürülmesi. Bunlardan birincisi serbestleşme, korumaların kaldırılması, ikincisi devletin emekçiler, mütevazi toplum kesimleri lehine düzenleme ve uy­gulamalardan elini çekmesi, üçüncüsü verimli olan veya verimli olma potansiyeline sahip KİT'lerle, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, sonuncusu da adı üzerinde sermayeden yük­sek vergi almaya son vermekti... Elbette kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle sermayeden daha az vergi alma tercihi birbirini tamamlayan ve sermaye sınıfına bir taşla iki kuş vurma im­kanı sağlayan bir tercih anlamına geliyordu Boyiece sermaye hem vergi olarak devlete ver­mesi gereken kaynağı elinde tutmanın yolunu buluyor, hem de kamu hizmetleri alanına gire­rek (özelleştirme) bir 'değerlenme' alanına ka­vuşuyordu... 

İşte neoliheral tezler böylesi bir ihtiyaca cevap vermek üzere üretilmişti. Ama, üreticiler 'akademi'dendi'... Öyleyse, bilimsel hakikâtler olmamaları için hiçbir neden olamazdı... Söy­lenenin özeti de şuydu: Eğer müdahale edil­mezse, ekonomik faaliyetler pazara (piyasaya) bırakılırsa, herşey yoluna girer, hiç bir sorun çıkmaz! Sorunların çözümü kendi kendini dü­zenleyen piyasada'dır. Elbette önce insanların 'kendi kendini düzenleyen bir pazarın (piya­sa)' varlığına inandırılmaları gerekiyordu. Bu amaçla teoriler üretildi... Monetarizmin değişik versiyonları, arz-yönlü iktisat, rasyonel beklen­tiler teorisi, vb. ideolojik hegemonyanın hiz­metine sunulmak üzere ve ekseri ısmarlama üzerine üretilmişlerdi... Artık herkes "ekono­minin kanunlarından" söz ediyordu... Büyük sermaye odaklan tarafından oluşturulan Vakıf­larda, enstitülerde vb. mayalandırılan 'neoliberal tezler' daha sonra büyük Amerikan üniver­sitelerinde 'olgunlaştırılıyor', bu üretimde rol alan "büyük teorisyenlere" önce "Nobel ödü­lü" veriliyor, arkasından da bu derin bilginlere büyük gazetelerin sayfaları ve büyük televiz­yonların ekranları açılıyordu... Bir yazarın de­diği gibi neoliberal tezler sanki bir deterjan gi­bi pazarlanılıyordu... Bütün bu ideolojik tezler kendinden münkul bir "kendi kendini düzen­leyen pazar"a dayandırılıyordu. Oysa bu dün­yada kendi  kendini  düzenleyen  bir pazar mümkün değildir. Tam tersine, pazarın işleyebilmesi için devletin (kamu otoritelerinin den­sin) müdahalesi zorunludur. Elbette neoliberal tezlerin yoğun reklam bombardımanı altında birilerinin çıkıp da: "Gerçekten, kendi kendini düzenleyen bir pazar var mıdır? sorusunu sor­ması iyiden iyiye zorlaşmıştı' (liberalizm makale) 

Sermaye kâr oranlannı restore etmek amacıyla saldırıya geçerken, yukarda kısaca sözünü ettiğimiz ideojik silahları kuşanacaktı... Kâr oranlarını restore etmenin en kestirme yo­lu her zaman sömürü oranlarını artırmaktır. Sö­mürü oranlarını artırmak için de işçi örgütleri­nin  (sendikaların)  etkisizleştirilmesi gerekir. Dolayısıyla, sendikalara saldırıya geçildi (Kriz zaten reel ücretleri aşındırıcı etki yapar.). Fa­kat, yüzyıldan fazla mücadele pratiğine ve ge­leneğine sahip emperyalist ülkelerin işçi sınıf­larını bulundukları mevzilerin çok gerisine at­mak kolay değildi. Sendikalar etkisizleştirildi... Reel ücretler bir miktar aşağı çekilse de bu bü­yük sermayenin ihtiyacı olanın çok altındaydı. "Kendi" ülkelerinde reel ücretler yeterince dü­şürülüp, sömürü oranları artırılamıyorsa, İşlet­meleri Üçüncü Dünya'ya kaydırmak bir çözüm olabilirdi. Ve birçok işletme 'ucuz işçi cenneti' denilen Üçüncü Dünya ülkesine kaydırıldı. Bir yöntem de 'parçalamaydı'. Bir malın çeşitli parçaları çok sayıda farklı ülkede üretiliyor ve bir merkezde montaja tabi tutuluyordu (Ula­şım ve iletişim teknolojisindeki gelişme böyle­si bir üretimi mümkün kılıyordu.). Ücretlerin kimi yerlerde 15-20 kat daha düşük, vergilerin önemsiz, çevre koruma bilinci ve mevzuatının mevcut olmadığı Üçüncü Dünya'ya bu tür kay­dırmalar sermayenin verimlilik ve kâr oranları­nı artırmanın etkin bir yöntemiydi. Sermayenin kârlılık oranlarını restore etmesini sağlayan bir başka !araç' özelleştirmelerdi. Aslında özelleş­tirme lehine sayısız gerekçe üretilmiş ve 'orta­lama insan" da bu gerekçelere inandırılmıştı. Oysa, kapitalizmin  yapısal krizi' koşullarında toplu değersizleşme riskiyle yüzyüze gelmiş devasa bir sermaye stoğu vardı ve uygulanan daraltıcı politikaların toplam talebi sürekli da­ralttığı koşullarda yeni işletmeler kurmak 've­rimli' değildi ama, hazır bir iç veya dış pazarı olan bir KİT'İ ele geçirmek hiçte fena olmayan bir çözümdü...Aynı şekilde yüksek kârlılık va­deden kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi de aynı gerekçeyle açıklanabilirdi. Bir başka çö­züm  kamu hizmetlerinin  özelleştirilmesiyle birlikte düşünülmesi gereken 'sermayeden da­ha az vergi alma' tercihiydi. Bütün bunlara ila­ve olarak bir de Üçüncü Dünya ülkelerine IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla 'dışa dönük bü­yüme  modeli   önerilerek,  kaynak  transferi, 'kan kaybı' derinleştirilecekti... Üçüncü Dünya ülkelerine önerilen 'dışa açık büyüme' modeli­nin ikisi kısa vadeli, biri uzun vadeli ve strate­jik üç amacından söz edilebilir. Bunlardan bi­rincisi borçların düzenli ödenmesini sağlaya­rak, çokuluslu özel ticari bankaları, dolayısıyla dünya finans sistemini kurtarmak, ikincisi, ih­raç ürün fiyatlarını daha da ucuzlatmak, Üçün­cüsü ve en önemlisi (Stratejik amaç) Üçüncü Dünya ülkelerini ulusal kalkınmacı retorik ve politikalardan uzaklaştırarak, 'yeniden komp-radorlaştırmaktı'. Son derece de önemli olan bu sorun üzerinde burada daha fazla durmu­yoruz. 

S Bütün bu politikalara ve uygulamalara rağmen, kapitalizm 'yapısal krizden' çıkamı­yor. Zira uygulanan politikalar toplam talebin sürekli daralmasıyla sonuçlanıyor. Yeni işlet­meler kurulmuyor ama büyük firmalar füzyon biçiminde birleşiyor ve rasyonalizasyon ama­cıyla toplu işten çıkarmalar gündeme geliyor. Ya da KİT'ler ele geçiriliyor. Yeni teknolojiler eski dönemlerde olduğu kadar istihdam yarat­mıyor. Dinamik sektörlerde bile işten çıkarma­lar söz konusu. Bununla bağlantılı olarak gelir dağılımı sürekli bozuluyor. (Şimdilerde dünya­nın en zengin üç adamının servetinin değeri, 48 ülkenin yıllık gelirine eşit ki, bu yaklaşık dünyanın yoksul %45'ini oluşturuyor) Bir gelir­den malınım olanların ya da düzenli bir gelire sahib olmayanların sayısı giderek artıyor (Şim­dilerde çalışma çağındaki dünya nüfusunun  yaklaşık bir milyarı işsiz). Uygulanan daraltıcı politikalar talebi baskı altına alırken üretimde düşüşlere neden oluyor. Üretimin düşmesi kamu açıklarını, dolayısıyla kamu borçlarını bü­yütüyor. Devletler borçlanabilmek için faizleri yukarı çekmek zorunda kalıyorlar. Bunun so­nucunda finansal spekülasyon, dolayısıyla da finansal istikrarsızlık derinleşiyor. Sonuç ola­rak, dünya ekonomisi her an bir finansal çökü­şe 'gebe' hale geliyor. Finansal çöküşün de dünya ekonomisinde büyük yıkım anlamına geleceğini söylemeye gerek yoktur. Zira, 1997 verilerine göre her gün spekülatif amaçlarla bir borsadan diğerine, bir ülkeden başkasına ha­reket eden finansal sermaye 1500 milyar do­lar... Artık dünyadaki sermayenin %95'iyle ne bir mal üretiliyor, ne bir mal ve hizmet alınıp satılıyor... 

Kapitalizmin krizden çıkmasının koşulu talebin dünya ölçüsünde canlandırılmasına bağlı. Bunun için de gelir dağılımının ulusal ve uluslararası düzeyde (özellikle Kuzey-Güney arasında) 'iyileştirilmesi' gerekiyor. Ne var ki, sermaye şimdilik toplu değersizleşme riskine karşı kendini korumak, bu amaçla da spekü­lasyona yönelmekten başka bir kaygı taşımı­yor. Dünyanın zenginliğini beşyüz yıldır yağ­malayan emperyalist ülkeler (uygar dünya de­nilen) kendi zenginliklerini ve mevcut ayrıca­lıklı korumanın, dünyanın geri kalanını (yer­yüzünün lânetlilerini) sofradan uzak tutmaya bağlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Zira kendi üretim ve tüketim modellerinin Üçüncü Dünya tarafından taklit edilmesinin imkansız olduğu­nu gayet iyi biliyorlar. Eğer, ortalama bir Afri­kalı, Asyalı, Ortadoğulu veya Latin Amerikalı da ortalama bir Amerikalı kadar üretmeye, onun kadar tüketmeye, kirletmeye, tahribet-meye yönelirse ve bu gerçekleşirse, dünyanın doğal ve enerji kaynaklarının buna ancak bir hafta (yedi gün) dayanabileceği hesaplanmış durumda... O halde iki şey: Birincisi mevcut durum sürdürülemez; İkincisi; "Batı modeli" denilen dünyanın geri kalanı tarafından taklit edilemez... O halde geriye bir tek seçenek Kalıyor: Kapitalist barbarlık dışında, doğa ve insa­nı esas alan yeni bir uygarlığın kapışım arala­mak... Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir-şey kalmayacak. Zira, kapitalist yağma düzeni hem ekonomik-sosyal, hem de ekolojik fela­ketli sonuçlar üretmeye devam ediyor. İnsanlı­ğın ve uygarlığın geleceğini kurtarmanın ve bir 'kollektif intiharı' önlemenin yolu, mevcut sü­reçleri ve eğilimleri aşmak üzere insanların, toplumların, tıkışların, velhasıl mevcut gidişten zarar gören, 'aşağılananların', sistemin dışına atılanların duruma "bilinci müdahalesini" ge­rektiriyor... Emperyalist dünyanın sözcüleri ve akıl hocaları da "tarihin sonundan" söz ediyor­lar ama, bununla murad ettikleri yeryüzünün lânetlilerini 'piyasa ekonomisine' ve liberal de­mokrasi denilene boyun eğdirmektir... Oysa, bu günkü karanlık bilanço'nun gerisinde piya­sa ekonomisi ve onun meşrulaştırıcı ideolojisi olan neoliberalizm bulunuyor. Bir sirk oyununa dönüşen, demokrasi kavramıyla pek de ilgi­li olmayan "liberal demokrasinin" Üçüncü Dünya'da neden işlemediğinin ve bir işlerliği olamayacağının tahliliyse başka bir yazının ko­nusudur...

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005