Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Türkiye Liberal Bir Ülke Olabilir mi? 

Prof. Dr. Cemil Oktay 

Liberal düşüncenin önemli temsilcileri arasında sayılabilecek ünlü Fransız yazar Alexis de Tocqueville'in Amerika'da Demokrasi kita­bının hazırlık notlarını oluşturan günlüğünde özenle altı çizilen bir tespit dile getirilmekte­dir. Tocqueville'in tahlillerine göre   "Ameri­ka'da serbestiyet üzerine kurulu âdab ve âdet­ler serbestiyet esasına göre işleyen siyasi ku­rumların yaratıcısı olmuştur. Fransa'da ise bu iş tersine işlemek durumundadır; Fran­sa'da serbestiyet içinde olan siyasi kurumlar, toplumun âdet ve âdabını da zamanla serbes­tiyet yoluna sokacaktır. "Aynı yazarın Montes-quieu'den esinlenerek yaptığı bir başka tespite göre de  "En iyi hükümet, kendisini toplum içinde fazla hissettirmeyen ve özellikle onsuz da olunabileceği kanaatini oluşturan hükü­mettir. " Eklemeye gerek var mı bilemiyorum ama, hiç kuşkusuz buradaki "hükümet"sözcü­ğünü "yönetim tarzı" olarak anlamak gereki­yor. 

Demek oluyor ki, liberal anlayışın teme­linde toplumun kendiliğinden işleyebilen bir terkib olduğu görüşü yatar. Toplum, kendi kendini sürekli kurabilen bir saat gibidir. Ona ayrıca dışarıdan, belirli bir merkezden, yönlendirici bir müdahaleye gerek yoktur. Yönet aygıtları, yerel olsun, merkezi olsun, sonuçta bu kendiliğinden çalışan saatin diğer çarkları dan farksız, sıradan bir çarkıdır. Belki denilebilir ki, ağırlığı ve önemi ihmal edilebilir bir çark söz konusudur. Nitekim, liberal siyasi düşünce çerçevesinde tahlil yapan birçok kalemde, siyaset, her derde deva, önemli bir alanı oluşturmaz. Siyaseıe aşırı önem atfeden görüşler, daha çok otoriteı görüşlerdir. Onlara kalsa, siyaset yeryüzünün tanrısal bir faaliyetidir. Tabi bu "görkem" üreten otoriter anlayışlann, fiiliyatta oldukça "aciz" kaldıklarını biliyoruz. Siyaseti, serbestiyet üzerine inşa etmiş yönetim biçimlerinin ise, tüm iddiasızlıklarına rağmen daha somut başarılar sergiledikleri açık seçik bir biçimde görülebiliyor. 

Yazının başlığında vazedilen sorunu: cevabını ararken, liberal görüşe ilişkin bu tes pitlerin  oluşturduğu  genel  çerçevenin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünü yorum. Saat teşbihine biraz daha ihtiyacımı: olacak. Geleneksel Türk siyaset ve toplum anlayışına baktığımız zaman, orada, değişen ihtiyaçlar doğrultusunda her gün kendisini yeni den kuran bir saati değil, bir kereye özgü ku­rulabilen bir saati görüyoruz. Hemen bütür geleneksel toplumlarda olduğu gibi, Osmanl: toplumunda da kökeni Bizansa kadar gider yaygın ve egemen bir anlayışa göre, toplumun ahenkli ve dışarıdan vazedilmiş bir düzeni var­dır. Bu düzenin Bizanslılar'daki adı, "taxis", Osmanlılar'daki adı da "nizam-ı âlem"dit. Ni-zam-ı âlem, aslında bir kereye özgü kurulmuş­tur. Çoğu zaman ya kutsal metinlerle, ya da ata kanunlarıyla da meşrulaştırılmıştır.  Siyaset, esas itibarıyla ideal olarak algılanan bu toplum düzenin devam ettirme faaliyetidir. Doğal ola­rak, düzen fikri ideal olanla ünsiyet halinde ol­duğu için, siyaset önemli ölçüde, temsilî değil, "tefsiri" bir yaklaşımı gerektirir.  "Mükemmel" veya "en âdil" olarak algılanan ve ancak bir kere kurulabilen düzenin, yaşanan günlük ha­yat içindeki önemi, "tefsirciler"m mesleklerini nasıl icra ettikleriyle ortaya çıkar. Günlük sorunlar, o sorunları yaşayanların görüşleri, âdet­leri ve tabii âdabları önemini yitirir. Asıl önem­li olan, günlük ihtiyaçlar ve somut hayatın ge­rekleri değildir. Ağırlık, "tefsir" dedir. Yaşanan gerçeklerin, güncel içinde üretilen çözümlerin "ideal" olana uygun olup olmadığının saptan­ması ister istemez tefsir faaliyetini, başka bir anlatımla siyaseti devreye sokmaktadır. Hiç bir şey  yaşanan günlük hayattan meşruiyetini al­maz. Somut gerçekler, bu gerçeklenip, düştür­düğü terkibler, pazarlıklar kendiliklerinden meşru olamazlar. Meşru olmaları için, asıl meş­ruiyet kaynağı olan "mükemmel" nizam anla­yışına uygun olduklarını kanıtlamak zorunda­dırlar. Ne Osmanlı düzeninde ne de Bizans dü­zeninde bu iş, kendisine atıfta bulunulan kay­nak eğilip bükülmeden yapılmıştır. Eğip bük­me ve zamanın getirdiği zaruret haline kutsal "ideali feda etme, temel alışkanlıklardan biri­sidir. 

Geçen yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı yönetimi, o zamana kadar geleneksel anlayışına karşı gösterdiği bağlılığı sürdürmemeye başladı. Toplumun ideal, başka bir söz­cükle ifade edecek olursak, "mükemmel" dü­zeni olarak, ata yadigârı usuller veya şeriat ye­rine zamanın "ileri" Avrupa yönetimlerinin usulleri geçti. Artık, "çağdaş" olan, aynı za­manda hem "mükemmel"i ifade ediyordu, hem de bu "mükemmellikken kaynaklanarak meşru oluyordu. Osmanlı düşüncesi, bunu "Âlem-i medeniyetin terakkiyat-ı hâzırası" di­ye adlandırmıştır. Söz konusu atıf kaynağı, mü­dahaleci ve merkezci görüşler kadar, liberal görüşlere de açıktır. Ancak, liberal görüşler, kendilerini ne denli cazip ifade etmiş olurlarsa olsunlar, merkezci ve müdahaleci görüşler ka­dar uygulamada yankı bulamamıştır. Gelenek-sellikten kopuşun daha ilk aşamalarında, ilk Türk ve Osmanlı liberali olarak sayabileceğimiz Sadık Rıfat Paşa'nın "Hükümetler halk için mevzu olur, yoksa halk hükümetler için mah­lûk değildir"  hükmü, sürekli herkes için onay­lanabilir bir hüküm gibi görünmekle birlikte güncel yaşanan gerçeği ifade eden bir hüküm haline gelememiştir. Cemaatçi tavırların değer­ler sisteminde, devlet ve ulusal misyonlar hep bireyin ve yaşanan hayatın üstünde tutulmuş­tur. Eski geleneksel ideallerin işleme biçimleri yeni ideallerin işleme biçimlerini âdeta birebir denklikte etkilemiş görünüyor. Geleneksel "ideal" nasıl eğilip büküldüyse, yeni "ideal" de en azından onun kadar eğilip bükülmüştür. Çağdaşlık, tefsiri düzeni değil, temsilî düzeni gerektiriyordu. Ne var ki, temsilî düzenin oluş­ması, içine doğduğu toplumsal kümeden ba­ğımsız değer ifade eden "birey'ln önemli ölçü­de ön plana geçmesiyle mümkündü. Bireyin ortaya çıkamamış olması, gelenekselliğin üs­lup düzeyinde varlığını talikim ederek sürdür­mesi, liberal anlayışların hayata geçmesini hep engelleyici olmuştur. Nitekim, yüzelli yıl son­ra, bugün, yakınılan konuların başında, Sadık Rıfat Paşa'nın hükmünden ne denli uzak kalın­ması gelir. Aslında bu yakınma, bir bakıma dö­nemsel, gelip geçici bir yakınma değildir. Aksi­ne, varlığını sürekli gündemde tutan bir yakın­madır. Bunu önemli bir sabite olarak düşünür­sek, denilebilir ki, Türk modernleşmesinde alt­tan alta varlığını sürekli koruyan bir liberal an­layış, ya da hiç değilse bir liberal toplumsal varoluş beklentisi baskısını sürdürmüştür. "Birey"in tahkimatını geliştirdiği ölçüde bu baskı­nın ağırlığı artacaktır. Belki birçoklarına tartış­malı gelecek ama, yine de şu noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor: Türk toplumunun liberalleşmesi, önemli ölçüde geleneksel atıf değerlerini açıkça tartışmasına bağlıdır. He­nüz, Türkiye'nin buna hazır olmadığı gibi cid­di bir izlenime sahibim.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005