Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Cumhuriyet’ten Bugüne Türkiye’nin İktisat Politikaları 

Sayın okuyucularım, bu makaleyi Cumhuriyetimizin 75. yıl kutlamala­rı hatırası için 1998 yılında kaleme aldım. Bildiğiniz gibi, son 75 yıllık dö­nemde Türkiye'de uygulanan iktisat politikalarındaki temel değişiklikler 1923-1950 döneminde ve özellikle 1930'larda KİT'lerin kurulması, 1950-1980 ithal ikamesi dönemi, 1980'den itibaren uygulamaya konan dışa dö­nük sanayileşme stratejisi ve nihayet 1996'dan beri Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye'nin Gümrük Biriliği'ne (GB'ye)girişi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Biz bu araştırmada bu dört dönemde uygulanan iktisat politikalarının temel özelliklerine ve neticelerine ayrı ayrı değindikten sonra son 75 yılda Türkiye'de ortaya çıkan başlıca sosyo-ekonomik gelişmeleri ve nihayet bugünkü durumu istatistiki verilere dayanarak analiz etmeye çalışacağız. 

1. 1923-1950 Dönemi İktisat Politikası ve KİT'ler 

İstiklâl mücadelesinden çıkan ülkemizde Cumhuriyet'in ilanından son­ra her işin devletten beklendiği uzun ve zor bir dönem geçirilirken üretim ve sanayi durma noktasına gelmişti. Devlet, bir taraftan okul, hastane, yol yaparak ülkeyi imar etmeyi; diğer taraftan şekeri, basmayı, çimentoyu üre­tecek fabrikalar kurmayı planlamaktaydı. 1920'li yıllardaki bu olumsuz ya­pı içinde dahi idari kademede hakim olan düşünce, piyasa mekanizması esas alınarak, sermaye birikiminin özel sektör eliyle gerçekleştirilmesi is­tikametindeydi. Cumhuriyet'in kuruluşunun ilk yılı olan 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde özel sektör ağırlıklı ve piyasa ekonomisine yönelik bir iktisadi kalkınma modelinde karar kılınmıştı. 

Bu düşünceye rağmen, bu durum 1929 yılında dünya ekonomisinde ortaya çıkan büyük iktisadi krizin de etkisiyle piyasa ekonomisine ve özel sektöre dayalı- bir sermaye birikiminin ve sanayileşme modelinin ertelen­mesine yol açmış, neticede sadece sanayi sektörü için planlı kalkınma başlatılmıştır. Ülkemizin kalkınma sürecinin başladığı 1930'lu yıllarda her sahada vasıflı eleman kıtlığı, sermaye birikimi ve özel teşebbüs gücünün yetersizliğinden dolayı, Cumhuriyetin ekonomik alanda beklenilen sıçra­mayı yapamaması üzerine, devlet zorunlu olarak ekonomik alanda faaliyet göstermeye başlamış ve kalkınma tercihini, "geçici olarak devlet öncülü­ğünde kalkınma" olarak belirlemiştir. Devletin bu geçici tercihini, 1933 yı­lında toplanan Ali iktisat Meclisinin, aldığı karar gayet açık ve net olarak göstermektedir: 

"Devletin kendi teşebbüsü veya iştiraki ile vücuda gelecek sanayi ha­reketlerinde (KİT'lerde), halkın kuruluş sermayelerine iştiraki teşvik edil­meli ve teşebbüs kökleşip kâr temin etmeye başladığı zaman tesisler ilk fırsatta özel teşebbüslere ve halka mal edilmelidir." (Ali iktisat Meclisi, 1933).

Bu kararla birlikte geçici olarak devlet öncülüğünde sanayileşmeye hız vermek, müteşebbis ve kalifiye eleman yetiştirmek üzere bir okul vazi­fesi görecek olan ve bu görevini belirli bir süre mükemmel şekilde yerine getiren KİT'lerin kuruluşunun ilk adımı atılmış oluyordu. 

1933 yılında Sümerbank'ın kurulmasıyla başlayan KİT sistemi, Eti-bank, Şeker Fabrikaları, Toprak Mahsulleri Ofisi ve benzeri kuruluşlarla büyümeye başlamış, bunun yanı sıra henüz mevcut olmayan Türk özel sektörünün de aynı paralelde gelişmesi için kaynak temini maksadıyla İş Bankası kurulmuş ve Teşvik-i Sanayi Kanunu yürürlüğe girmiştir. Buna rağmen İş Bankası'nın o tarihlerdeki kredi dağılımı, özel sektörden çok, başta dokuma, maden, şeker, pamuk ve tütün iş kollarında faaliyet göste­ren devlet kuruluşlarının, kuruluş finansmanlarının sağlanması için kullanıl­mıştır. 

1933 yılından itibaren devletçilik ilkesinin kabulü, KİT'lerin kurulması, devletin kalkınmaya daha çok kamu yatırımları ile müdahale etmesinin ta­bii neticesi olarak, günümüze kadar gelen yapı içinde, ülke ekonomisi sos­yalist ülkeleri hiçte aratmayacak bir yapıya dönüşmüştür. 1945'li yıllara ge­lindiğinde yapılan tercih yanlışlığı farkına varılmış, ancak geri dönülememiştir. 1948 yılında toplanan İktisat Kongresi'nin almış olduğu karar dikka­te şayandır: 

"Devlet bundan böyle amme (kamu) hizmetine haiz olmayan (kamu hizmeti dışındaki) işletmelere devam etmemeli, yeni tesisler yapma­malı ve mevcut tesisleri peyderpey hususi (özel) teşebbüslere devret­melidir." (Türkiye İktisat Kongresi Sonuç Raporu, 1948).

Görüldüğü üzere, devletin o tarihlerde kamu hizmetine yönelik olma­yan sektörlerden çekilmesi zarureti (zorunluluğu) ortaya, konulmuştur. Çünkü devlet öncülüğünde kalkınma tercihi, sosyalist bir ülkeye benzer şekilde, devlet kapitalizminin genişlemesi neticesini doğurmuştur. 

2. 1950-1980 Dönemi Uygulanan İktisat Politikaları 

Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeden 20 yıl önce ve 1930'lardan iti­baren sanayileşmeye ağırlık vermeye başladı. 1930-1979 döneminde Türkiye'de uygulanmış olan dış ticaret ve sanayileşme stratejileri, belli dönemlerdeki liberalleşme girişimlerine rağmen, içe dönük bir özellik ta­şımaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonundan 1953 yılına kadarki dönemde oldukça liberal bir dış ticaret ve sanayileşme stratejisi uygulayan Türkiye, 1953 yı­lından itibaren ortaya çıkan ağır döviz darboğazı sonucu ithalat ikamesinin aletleri olan kotaları, ithalat yasaklarını, yüksek gümrük duvarlarını uygula­maya koydu. Enflasyonist politikalar ve aşırı değerlenmiş kur politikası (döviz fiyatlarının düşük tutulması) da, şiddetini giderek arttırarak 1958 operasyonuna kadar sürdürdü. 1953-1960 döneminde iktisadi şartların gereği bilinçsiz olarak ithal ikamesi stratejisini uygulayan Türkiye, 1960 başlarından itibaren 1980 yılına kadar içe dönük stratejiyi bilinçli, planlı ve programlı olarak sürdürmeye çalıştı.

Bu arada Türkiye'de 1970 devalüasyonu ile ilk defa dış ticaret rejimi­ni liberalleştirme girişimi de yapıldı ise de, bu politikaların sürdürülememe-si sonucu 1974'den itibaren içe dönük stratejiye dönüldü. 1977 yılına ka­dar, dış borçlanma ve işçi dövizlerinin katkılarıyla da, büyük bir başarıya ulaşan Türkiye'deki sanayileşme politikası bu tarihten itibaren başarısız bir döneme girdi. Nihayet 1980 başından itibaren Türkiye'de dış ticaret ve sa­nayileşme stratejisinde dışa dönük bir sanayileşme stratejisini uygulama­ya koymak kaçınılmaz hale gelmiştir. 

Türk ekonomisi 1960-70 arasında çeşitli aşamalardan geçtiği halde, dış ticaret stratejisinde bazı değişmeyen özellikler vardır. Bunlardan birisi daha önce ithal edilen malın Türkiye'de üretimine geçilince bu malın itha­latı derhal yasaklanmıştır, ikincisi de, 1960-79 döneminde, Türk sanayi için kredi maliyeti hiç hesaba katılmamıştır. Çünkü, alınan sabit ve düşük faiz­li kredilerin, 1960 ortalarından itibaren, enflasyonun hızlanmasıyla, nega­tif faize (enflasyon hızı altında bir faiz oranına) dönüşmesi, sanayicileri bu yola itmiştir. 

Üçüncüsü de, yerli üretimin yetmediği durumlarda kota sisteminin uy­gulanmasıdır. Ayrıca, döviz tasarrufu taahhüdünde bulunan firmalara dü­şük (negatif) faizli kredi ve ithalat izni verilmesi de yaygın bir şekilde kul­lanıldı. Güya, anti-enflasyonist bir politika aracı olarak KİT ürünlerinin dü­şük fiyatla satılması da Türk sanayicisine verilen en büyük teşviklerden bi­ri idi. KİT'ler ise özel sektörden daha düşük faizle kredi kullandıkları gibi, genellikle vergilerini bile ödememişlerdir. 

1980'den önce Türkiye'nin en büyük üç sorunu, hızla yükselen enflasyon, fiyat mekanizmasına ve faiz hadlerine aşırı müdahale ve yanlış kur politikası idi. İşte geçmişte bu üç soruna doğru teşhis konu­lamaması Türkiye'de ihracatın yeterli düzeyde gelişmesini engellediği gi­bi, sanayide yapısal bozukluklara da yol açtı. 

Her ekonomide ve özellikle gelişen ekonomilerde ihracat artış hızı ik­tisadi gelişmenin ve büyümenin sınırını tayin eder. Enflasyon hızlanınca iç piyasa canlı ve cazip hale gelmekte, ihracat frenlenmekte ve neticede sa­nayi ürünleri lehine, fakat bu malların ihracatı aleyhine bir ayırım yapmak ve aşırı himaye (koruma) politikaları uygulamak kaçınılmaz hale gelmekte­dir. Geçmişte Türkiye'de de yapılan bundan farklı bir şey değildir

1980 öncesi Türkiye'de özel sektörün ürettiği birçok dayanıklı daya­nıksız tüketim mallarının fiyatlarının Sanayi Bakanlığınca tespiti, KİT ma­mullerinin maliyetinin altında, zararına satılması, enflasyonun hızlandığı bir ortamda, birçok malın karaborsaya düşmesine, vergilenmeyen haksız ka­zançların doğmasına, gelir ve kaynak dağılımındaki etkinliğin bozulması­na, enflasyonun daha da hızlanmasına ve iç tasarrufların azalmasına yol açıyordu. 

1980 öncesi geciktirilerek yapılan yüksek oranlı devalüasyonlar ise devalüasyon beklentilerinin yoğunluk kazandığı aylarda ithalat ve dolayı­sıyla döviz talebini arttırıyordu. ihracatçılar ise eldeki stoklarını devalüas­yon sonrasına erteledikleri, yurtdışındaki işçiler de aynı şekilde davrandıkları veya dövizlerini karaborsadan gönderdikleri için, devalüasyon beklen­tisi aylarında, döviz darboğazı şiddetini giderek arttırıyordu. Ayrıca, yüksek oranlı devalüasyonları takiben KİT ürünlerine % 100-300 arasında zam ya­pıldığını bilen herkes mal ve döviz stoku ve karaborsasına başlıyor, bu du­rum ise enflasyonu daha da körüklüyordu 

Bu dönemin diğer bir özelliği de Türk ekonomisinde KİT'leşmenin da­ha yaygın hale gelmesidir. 19601ı yıllara kadar geçen süre içinde, daha önce yalnızca temel sanayi sektörlerinde üretim yapan devlet, artık basit tüketim mallan üretimine yönelmiştir. Devletin ekonomi içerisinde bu kadar kapsamlı ekonomik faaliyetler üstlenmesi devletin, geleneksel etki alanı çehresini de değiştirerek her alana müdahale etmesi sonucunu doğurarak devletin zayıflamasına yol açmıştır. Bu yeni kurumlaşma süreci içerisinde KİT'ler ayrıcalıklı bir konum kazanmıştır. 1960 yılından sonra iktisadi dev­let işletmelerinin içinde bulundukları şartlar ve bu kuruluşların problemleri, değerlendirilerek bazı yasal düzenlemelere de gidilmiştir.

1960'lı yılların ikinci yansından itibaren Türkiye ile aynı seviyede bulunan Güney Doğu Asya ülkeleri ve bir çok Latin Amerika ülkesi, it­hal ikamesine dayalı sanayileşme modelini terk ederek ihracata dönük sanayileşme modeline yönelmişlerdir. Türkiye'de aynı yıllarda her şeyi ülke topraklarında üretelim tezine dayalı ithal ikamesi terk edilerek, kay­nakların daha verimli ve etkin kullanıldığı ihracat öncelikli sanayileşme mo­deline geçilemediğinden, Türk sanayi yüksek koruma duvarları arka­sında büyümüş ve bunun tabii neticesi hem kamu hem de özel sek­törümüz büyük bir kaynak israfına yol açmış, dış rekabetten yoksun olan Türk sanayii 1970'li yılların sonunda ekonomimizi döviz darbo­ğazına sürüklemiştir. 

3- 1980-1998 Dönemi İktisat Politikası Soruları 

a) 24 Ocak 1980 Kararları 

İşte yukarıdaki olumsuz neticelerin önüne geçmek ümidiyle, 24 Ocak kararlarını takiben fiyat kontrollerine son verilmiş, KİT ürünlerine mini zam politikası, mini devalüasyon politikası, I Temmuz 1980'den sonra da faiz serbestisi politikası uygulamalarına geçilmiştir. Ayrıca, yatırım teş­viklerinde ve dış ticarette bürokratik engeller azaltılmış, kota uygulama­sına son verilerek ithalat bir ölçüde libere edilmiş, ihracatı özendirmek için kapsamlı bir ihracatı teşvik politikası paketi uygulamaya konmuştur. 

1980'de uygulamaya konan 24 Ocak Kararlan ile birlikte iktisadi lü-gatımıza, verimlilik, gerçek kâr, alternatif maliyet gibi kelimeler girme­ye başladı. Aşırı sübvansiyon, aşırı değerlenmiş kur (düşük döviz kuru) ve düşük KİT ürün fiyatlarından oluşan ithal ikamesi politikası yerine gerçekçi kur, gerçekçi fiyat politikaları ve sübvansiyonların asgari düzeye indirildiği, gümrük vergilerinin kademeli olarak düşürüldüğü dışa dönük sanayileşme stratejisi politikalarının uygulanması sonucu, KİT'ler ihtiyaçları olan parayı öz kaynaklarından ve devletten karşılayamadıkları için, finansal kuruluşlar­dan maliyetine katlanmak suretiyle borçlanarak temin etmeye zorlanmala­rı sonucu, zaten var olan ancak bütçe üzerinde gizli kalmış zararları, KİT'le­rin bilançolarına yansıdığı için verimsizlik ve hantallık ortaya çıkmıştır. De­mek ki KİT'lerin 1980 öncesi kâr ettikleri iddiası doğru değildir. 

1980 yılı başında ekonomik alanda getirilen yeni politikalar, piyasa mekanizmasının kamusal düzenlemelere gerek olmadan serbestçe işletil­mesini temel almıştır. Bu politikalar aynı zamanda kamu kesiminin daraltıl­masını, özellikle sanayi alanındaki kamu yatırımlarının azaltılmasını öngör­müştür. Bu dönemde, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu yapısal sorun­ların çözümü amacıyla başlatılan çalışmalar, KİT'leri de kapsamına almış­tır. Ancak bu çalışmalar, KİT'lerin bünyesel özelliklerinden ve ülke şartla­rından kaynaklanan idari ve yapısal sorunların çözümü konusunda yeterli olmamıştır.

24 Ocak 1980 kararlarının özüne uygun olarak imalat sanayii ya­tırımlarından devletin çekilmesi doğru ise de, bu açığın özel sektör ta­rafından doldurulamaması iktisat politikamızın en büyük eksikliğidir. 

Bunun başlıca sebebi ise son yıllarda enflasyon hızının giderek artmasıdır. Özel sektörün hızlı enflasyonist ortamda yatırım yapması beklenemez. Çünkü bu ortamda kredi maliyetleri (faiz hadleri) çok yüksektir ve gelece­ğe ait tahminler yapmak çok güçtür. Faiz hadlerinin yüksek seviyelerde seyretmesinin en büyük sebebi ise, devletin bütçe açıklarını asgari düzeye indirememesi sonucu aşırı iç borçlanmaya gitmesidir. Bütçe açığının gide­rek artmasının başlıca sebebi ise, devlet harcama ve yatırımlarında israfın önlenememesi ve devletin yeteri kadar vergi toplamayı becerememesidir.

24 Ocak Kararları ile uygulamaya konan dış ticaret ve ihracatı teşvik politikaları, para politikası ve gerçekçi kur politikası (döviz fiyatlarının aylık/yıllık enflasyon oranı dolayında arttırılması) Türkiye'nin döviz darboğazından çıkıp döviz gelirlerini artırmada 1988yılına kadar büyük bir basarı sağlamış, enflasyonla mücadelelerde de büyük mesafeler alınmış-tır.Ancak, 1998-1993 döneminde Türkiye'yi yöneten iktidarlar bir taraftan popülist politikalar uygularken, diğer taraftan da, güya enflasyonla müca­delenin bir aracı olarak, aşırı değerlenmiş kur politikası uyguladıkları için Türkiye'yi döviz darboğazına soktular. 

b) 5 Nisan Kararları 

Türkiye'nin karşılaştığı başlıca ekonomik krizler 1958,1980 ve 1994 krizleridir. Bu krizlerin sonuçları ise döviz darboğazı ile birlikte aylık/yıllık enflasyon hızının giderek artmasıdır 

4. Sosyo-Ekonomik Gelişmeler 1950-1997 

Bir ülkede iktisadi büyümenin iktisadi kalkınmaya etkilerini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için iktisadi gelişmelere ilaveten sosyal geliş­meleri de ele alıp incelemek gerekir. İktisadi kalkınma ile iktisadi büyüme terimleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Gerçekte, bu iki ifade ayrı şeylerdir, iktisadi büyüme, milli gelir veya milli hasıla (üretim) ile fert ba­şına gelir artışını ifade eder. Milli gelir ise bir yıl içinde üretilen toplam mal ve hizmet miktarının parasal olarak değeridir. Yıllık milli gelir artışı ile yıllık nüfus artışı arasındaki fark da bize fert başına gelir artışını verir. 

İktisadi kalkınma ise, fert başına gelir artışına ilaveten, iktisadi yapı­da ve toplam üretimde (milli gelirde) sanayiin payının artması, tarımın pa­yının düşmesi, toplam nüfusta şehirli nüfusun artması, köylerde yaşayan­ların nisbi olarak azalması, reel (gerçek) gelir seviyesinde ve dağılımında iyileşme, ve nihayet tüketim kalıplarının gıda maddelerinden çok dayanık­lı tüketim, eğitim, sağlık ve eğlence harcamaları lehine değişmesidir. 

İktisadi kalkınmada esas olan yukarıda belirttiğimiz bütün değişmele­rin büyük ölçüde o ülke vatandaşları tarafından başarılmış olmasıdır. Me­sela, birçok petrol zengini ülkede iktisadi büyüme sürekli olarak artmış ise de, bu ülkelerin ekonomileri ve ihracatları hâlâ % 90 civarında petrol üre­timine bağlı olduğu için bu zengin ülkeler, iktisadi kalkınma yönünden Tür­kiye'den daha geri ülkelerdir. Özellikle son 50 yıldır Türkiye iktisadi kalkın­ma yönünden küçümsenemeyecek mesafeler almıştır. Ancak, önümüzde aşılacak daha çok uzun bir yol vardır. 

a) Ekonomik Göstergeler 

Tablo 1'deki ekonomik (iktisadi) gelişmelere göre 1950-60 dönemin­den 1990-1997 dönemine yıllık ortalama büyüme hızı gerilemiş, enflasyon hızı ise giderek artmıştır. Türkiye'nin ihracatı ise cari dolar cinsinden yak­laşık 100 misli bir artış göstermiştir.

 

Tablo 1: Başlıca Ekonomik Göstergeler, 1950-1997 

 

1950  1960 1970  1980

1990

1997

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GSMH Büyüme Hızı, % Ortalama Artış (10'arYıl)

7.1       5.7      4.0      5.3       4.2

Enflasyon, (TÜFE), % Ortalama Artış (10"ar yıl)

  11.0      5.2    36.0    50.0    85.0

İhracat (Milyon Dolar)

263

321

588

2910

12959

26245

Ihracatda tarımın %'si

93

77

75

57

18

11

ihracat'da sanayi'nin %'si

1

3

17

36

79

87

Ihracafda madenciliğin %'si

6

20

8

7

3

2

Ihracat/GSMH Oranı, (%'si)

7.6

3.7

3.1

4.2

M

13.5

TARIMSAL VE SINAİ ÜRETİM

Buğday (Milyon Ton)

3.9

8.5

10.0

16.5

20.0

18.7

Saf Pamuk (Bin Ton)

118

176

400

500

655

741

Pamuklu Dokuma (Milyon metre)

13.0

527

610

735

1100

1360

Şeker (Bin Ton)

-

643

518

1049

1579

1842

Cam Üretimi (Milyon ton)

-

31.4

193

272

948

1400

Elektrik Üretimi (Bin GWh)

0.8

2.8

8.6

23.3

58

100

Çimento Üretimi (Milyon ton)

0.4

2.0

6.7

13

24.4

36.5

Pik Demir (Bin Ton)

-

83

132

230

481

490

Sıvı Çelik (Bin Ton)

102

310

1600

2380

9322

13750

Otomobil (Bin Adet)

-

-

3.7

31.5

168

240

Traktör (Bin Adet)

-

0.5

7.5

16.9

30

15

Çamaşır Makinesi (Bin Adet)

-

-

60

231

744

1482

Buzdolabı (Bin Adet)

-

-

127

629

987

1946

Televizyon (Bin adet renkli)

-

-

-

0.01

2130

4500

Elektrik Süpürgesi

-

-

-

170

516

1297

 

 

 

 

 

 

 

 

Yine 1950'den 1997'ye; 

-  Toplam ihracatımızda sanayi mallarının payı % 1 'den % 87'ye fırla­mış,

-  İhracat/GSMH oranı yaklaşık ikiye katlamış,

-  Buğday üretimi 3.9 milyon ton'dan 18.7 milyon ton'a çıkmış,

-  Saf pamuk üretimi 6 mislinden fazla artmış,

-  Elektrik üretiminde yaklaşık 120 misli ve

-  Çimento üretiminde de 90 misli bir artış sağlanmış,  

b) Sosyal Göstergeler

Tablo 2: Başlıca Sosyal Göstergeler, 1950-1997 

 

1950

1960

1970

1980

1990

1997

Nüfus (milyon kişi)

21.0

27.8

35.6

44.8

56.5

63.7

Kent Nüfusu %'si

25.0

31.9

32.4

42.1

54.0

66.0

Kır Nüfusu %'si

75.0

68.1

67.6

57.9

46.0

34.0

Okuma Yazma Oranı %'si

33-6

39.5

56.2

67.5

80.5

87.0

Okullaşma Oranı (%)'si

 

 

 

 

 

 

- İlkokul

69.5

81.1

99.7

97.7

100

100

- Ortaokul

4.8

15.8

30.7

40.6

60.3

64.3

- Lise

5.2

13.2

20.1

28.4

38.5

54.7

- Yüksek Öğretim

1.3

3.1

5.7

6.4

15.7

23.1

Sigortalı Nüfus %'si

3.9

5.8

26.9

48.9

72.7

83.6

Sağlık Kap. Nüfus %'si

3.9

5.8

26.9

38.4

54.4

67.1

Hastane Yatak Sayısı (Bin)

18.8

45.8

87.6

114

138

159

Yatak Baş. Nüfus Sayısı

1100

600

409

394

412

402

Doktor Baş. Nüfus Sayısı

3038

2825

2572

1652

1121

876

Sağlık Ocağı Sayısı

-

-

851

1827

3454

5185

ORTALAMA ÖMÜR (YİL)

44

49

54

60

65

68

Telefon Abonesi (Milyon)

0.1

0.2

0.4

1.2

6.9

11

Not: Türkiye'nin Nüfusu 1927'de 13.7 milyon, 1940'da ise 17.8 milyon idi. 1935'te okuma yazma oranı % 19.2'dir.

-  Sıvı Çelik üretimi ise 136 katlık bir artışla 102 bin ton'dan 13.8 mil­yon ton'a ulaşmıştır.

-  Türkiye'de dayanıklı tüketim malları sanayii 1960'lı ve 1970'li yıllar­da kurulmuş olup 1980'den 1997'ye;

-  Çamaşır makinesi üretimi 231 bin adet'ten 1.5 milyon'a

-  Buzdolabı üretimi 10 bin adet'den 4.5 milyona,

-  Elektrik süpürgesi üretimi de 170 bin adet'den 1.3 milyon adete çık­mıştır. 

Tablo 2'de başlıca sosyal gelişmeleri gösteren sosyal gösterge­ler yer almaktadır. 1950'den 1997'ye; 

-  Nüfusumuz 22 milyondan 63.7 milyona çıkmış,

-  Toplam nüfusumuzda kent nüfusu % 25'ten % 66'ya fırlamış, kır nü­fusu % 75'ten % 34'e gerilemiş,

-  Okuma-yazma oranımız % 34'ten % 87'ye ulaşmış,

-  Okullaşma oranlarında büyük gelişmeler sağlanmış,

-  Sigortalı nüfus ve sağlık kapsamındaki nüfusun toplam nüfusa ora­nında büyük bir patlama olmuş,

-  Yatak başına ve doktor başına nüfus adetlerinde büyük azalmalar olmuş,

-  Telefon abone sayısı da 100 binden 16 milyona çıkmış,

-  Hayat standardındaki artışın en güzel göstergelerinden biri olan or­talama ömür (yaşama süresi) ise 44 yaşından 68 yaşına ulaşmıştır.

c)  Bugünkü Durum

(Bugünkü ekonomik durum ile ilgili bakınız Makale Nu: 20-21, Güm­rük Birliği ve Neticeleri ile ilgili de bakınız Makale Nu: 30). 

d)  Rusya'daki Ekonomik Kriz ve Türkiye

1998 yılında ortaya çıkan Rusya krizinin esas sebebi makro denge­sizliktir. Bunlar; 

-  Rusya'da Vergi Gelirleri/GSMH oranı % 10'dur. Bu oran Batılı ülke­lerde % 30-35, Türkiye'de % 18ve fonlarla % 21'dır. Faiz dışı bütçe açığı bizde (+), Rusya'da ise negatiftir.

-  Rusya'nın ihracatında petrol ve doğal gaz % 50paya sahiptir. 1998 başından beri petrol fiyatlarının üçte-bir oranında düşmesi Rus­ya'nın döviz ve bütçe dengelerini altüst etmiştir. Bizde ise ihracatın % 88'i sanayi mallarından oluşur. Ayrıca Türkiye'de döviz rezervleri kıtlığı yoktur. Not: 2000 yılında petrol ve doğalgaz fiyatları yaklaşık ikiye katlanınca Rusya ekonomik krizinin etkileri büyük ölçüde atlat­mış oldu.

-  Rusya iç borçlanma anapara ve faiz ödemeleri için daha çok kısa vadeli dış kaynak kullanmıştır. Rusya'nın toplam iç borç stokunda dış kaynakların payı % 50 dolayında, bizde ise % 10 dolayındadır.

-  Bizde döviz rezervlerimizin yaklaşık % 85'i kendimizin, Rusya'da ise yaklaşık sadece % 50'sidir.

-  Rusya'nın yıl sonuna kadar döviz cinsinden iç borç geri ödemesi ve dış borcu 20 milyar dolar. Bizde bu konuda bir sorun yok. Ancak, döviz fiyatlarımız % 10 düşük tutulduğu için yakın gelecekte, ihraca­tın gerilemesi ve ithalatın patlaması sonucu, Türkiye'de döviz sıkın­tısı baş gösterebilir. 

Sonuç: Rusya krizi Türkiye'de bir kriz doğurmaz. Ancak, bu yıl 1.5 milyar dolar seviyesinde bir ihracat geliri azalmasına yol açabilir. Fakat 1999 yılında Türkiye Rusya'ya beklenenden daha fazla ihracat yaparak kârlı çıkabilir. Çünkü, Rusya % 30-50 oranında bavul ticaretine koymuş ol­duğu gümrük vergisini kaldırmak üzeredir.

Kriz Türkiye'yi belli ölçüde negatif etkiler. Zaten, başta imalat sanayi olmak üzere Türkiye'de bu yılın (1998) ikinci yansında büyük bir durgun­luk yaşanmaktadır, bu durgunluk Rusya krizinden önce başlamıştır. Neti­cede 1998yılında büyüme hızının %4 dolayına, tüketici fiyatlarına göre yıl­lık enflasyon da sadece %70 dolayına inebilir.

Not: 1998'de büyüme hızı %3,8, TÜFE'ye göre de yıllık enflasyon hı­zı %69,7 olarak gerçekleşmiştir. Tam isabet! 

Sonuç 

Türkiye, sürekli uyguladığı ithal ikamesine dayalı ekonomi politikasın­dan vazgeçerek, 1980'li yılların başından itibaren dışa açık, ihracata dö­nük bir sanayileşme stratejisi takip etmeye başlayarak Osmanlı İmparator-luğu'nun gerileme ve çöküş dönemlerinden bu yana Türk ekonomisinin ezeli meselesi olan ödemeler dengesi sorununu önemli ölçüde çözmüş-tür.Uygulanan politikalar ile dışa dönük bir müteşebbis sınıfı yetişmiş, an­cak gelinen seviye için gerekli olan bünyesel değişiklikleri başaramamış ve son derece önemli yılları kaybetmiş ve kaybetmeye de devam etmek­tedir. Günümüzde yaşanan ekonomik sorunlar, kamu kesiminin küçülme­si (özelleştirmenin tamamlanması) ile ilgili gerekli reformların yapılamama­sından kaynaklanmaktadır. 

Makro açıdan bakıldığında Türkiye ekonomisi, kamu kesimi çık­mazı ile karşı karşıya bulunmaktadır. Devletin klasik görevleri olarak kabul edilen eğitim, sağlık, güvenlik, yargı, altyapı gibi alanlarda ya­pılan faaliyet sonucu üretilen hizmetlerin son derece yetersiz, nitelik­leri de düşük ve topluma olan maliyeti çok yüksektir. Hatta bu mali­yetleri hesaplamak bile mümkün değildir. 

Kamu kesimi bir taraftan da özel sektörle birlikte bizzat üretim faali­yetlerine katılarak mal ve hizmet üretmekte ve pazarlamaktadır. Bu şekil­de faaliyette bulunan kamu kesiminin ekonomideki ağırlığı % 50 dola­yında olup, rekabetçi serbest piyasa ekonomisini benimsemiş hiç bir ülkede bu oranı görmek mümkün değildir. 

Kamu kesimi bu haliyle ekonomide kaynak tüketen, makro dengeleri bozan, büyüme hızını düşüren, enflasyona sebep olan en önemli unsur haline gelmiştir. Kamu kesiminin bu haliyle topluma yüklediği maliyetleri, ekonomimizin uzun süre taşıması mümkün görülmemektedir. 

Ekonomide kaynakların verimli kullanılabilmesi, makro dengenin tesis edilebilmesi için özelleştirme gerçeği ülkemizde de kendini dayatmıştır ve bu doğrultuda özelleştirme konusu, uzun zamandan beri ülke gündemini işgal etmektedir. Özelleştirmede yapılan icraat ise hiç denecek seviyede kalmıştır).

Türkiye'nin AB ile GB'ye girmesi sonucu direkt yabancı sermaye (DYS) yatırımlarının artacağı ümit ediliyordu. Oysa, bu açıdan Türkiye'nin durumu pek iç açıcı değildir. Bu durumun çaresi ise özelleştirme iptalleri­ne zemin hazırlayan ve yap işlet devret (YİD) modelini sabote eden, baş­ta 155. madde olmak üzere, Anayasamızın devletçi maddelerinin bir an önce liberalleşmesi gerçekleşmelidir. Not: Bu yasalar nihayet 2000 yılın­da çıkarılabildi. 

Anayasamızın liberalleşmesi bir yandan özelleştirme ve YİD modeli­nin uygulanmasını hız vererek DYS girişlerini artıracak, öte yandan bir an önce Türkiye'nin enerji darboğazından çıkmasını sağlayarak 100 milyon­larca dolarlık enerji ithali israfını sona erdirecektir. Çünkü, mevcut hukuki durum ve uygulamalar Türkiye'nin enerji santralı yatırımlarına YİD modeli ile ilgi duyan özellikle ABD'li ve Fransız yatırımcıları ürkütmektedir. 

Son üç yıldır Bütçe Açığı/GSMH oranı % 8-9 arasında değişmek­tedir. Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki, Türkiye'de bütçe açıklarının GSMH'ya oranının % 3'ü aştığı yıllarda bütçeler enflasyonist bir baskı do­ğurmuştur. Çünkü açığın kapatılması için yapılan iç borçlanma, bir yandan faiz hadlerinin düşmesini engellemekte, öte yandan özel sektöre akabile­cek fonları yutmakta, ayrıca, emisyon (para basma) artış hızı da iç borç stoku artış oranına paralel bir artış göstererek enflasyonu körüklemektedir. 

Yıllık Bütçe açıklarının giderek artmasına yol açan sebepler ise, önem sırasına göre;

-  Son 5 yıldır her yıl 5-6 milyar dolar açık veren SGK açıkları

-  Yine her yıl 6 milyar dolar seviyesinde bir masrafa yol açan anarşi ve terörle mücadele, nihayet.

-  Devlet, KİT'ler, Belediyeler ve BİT'lerde aşırı israfın önlenememesi sonucu ortaya çıkan açıklardır.

Son yıllarda SGK açıkları KİT açıklarını 10'a katlamış olup 5 yıldır SGK reformu edebiyatı yapıyoruz.

Bu köklü reformların yapılması ve anarşi ile mücadelenin sona erme­si ise politik istikrara bağlıdır. Koalisyon hükümetlerinin bu reformları yapa­mayacağı ortaya çıktığına göre yapılacak iş bir an önce bir Milli Mutabakat Hükümeti kurularak Nisan 1999 seçimlerine kadar gerekli iktisadi ve mali reformların yapılması, 1999 seçiminde seçim ittifaklarına fırsat verecek ya­sal düzenlemelerin çıkarılmasıdır. Aksi halde Türkiye 21. asır başlarındada iktisadi ve siyasi çalkantılardan ve 20 yıldır süren kronik enflasyondan kurtulamayacaktır. (1) 

Kaynak: Prof. Dr. Emin Çarıkcı

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005