Türkiye Ekonomisi

Dünya Ekonomisi

Osmanlı Ekonomisi

Finansal Ekonomi

İşletme Ekonomisi

Hizmet Ekonomisi

Kalkınma Ekonomisi

Tarım Ekonomisi

Borsa ve Yatırım

Ekonomi Sözlüğü

Ekonomi Ders Notları

Ekonomi Düşünürleri

Genel Ekonomi Soruları

Özel İstatistik Arşivi

Özel İktisat Konuları

Açık Öğretim İktisat

Ekonomi Kurumları

Kamu Yönetimi

Kamu (Devlet) Maliyesi

Sigortacılık Konuları

Türkiye İktisat Tarihi

Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

Forex Piyasaları

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Bir İktisadi Etken Olarak Dolandırıcılık

Dolandırıcılık, adi dolandırıcılık (svvindle) ve nitelikli dolandırıcılık (fraud) olarak krizlerde sık rastlansa da yolsuzluk (corruption) ile birlikte biraz iktisat dışı olarak algılanır ve krizin önemli unsurları arasında kendine saygıdeğer bir yer edinemez. Halbuki krizler hakkındaki en belli başlı kaynaklardan biri olan Kindleberger’ın Cin­net, Panik ve Çöküş, Mali Krizler Tarihi (Kindleberger, 2007) adlı serinde bir krizin olmazsa olmaz bir aşaması olarak bütün bir bölüm Dolandırıcılığın Açığa Çıkması adı altında bu konuya ayrılmıştır (Kindleberger, 2007: 109-131). Aynı şekilde 2007 morgıç krizinin çıkışı öncesi yaptığı uyarılarla dünya çapında ün kazanmış Robert Shiller’in George Akerlof ile birlikte yazdığı Animal Spirit adlı kitap büyük ölçüde 2007/8 krizini açıklamak amacı taşımaktadır ve onun da bütün bir bölümü yolsuzluk ve kötü niyete ayrılmıştır (Akerlof, Shiller, 2009: 26-41). Gerçekten de daha ilk büyük uluslararası krizlerden, örneğin Güney Denizi Balonu’ndan 2008 krizi dönemindeki Madoff olayına kadar tüm krizler ya büyük dolandırıcılıklarla işaretlenmiş veya so­nunda geri dönüp krizi yeniden şiddetlendirecek ölçüde bu tür dolandırıcılık ve yol­suzluk dalgasına yol açmıştır. Bunun 2007/8 krizi için en güzel örneği Yunanistan hükümetinin mali kayıtlarında yaptığı usulsüzlüklerle kendini gösteren yolsuzluk ör­neğinin Euro Bölgesinde bunalımı yeniden canlandırmasıdır.

Dolandırıcılık ve yolsuzluklar söz konusu olduğunda ekonomik teori olayın ta­rihsel boyutunu da gözden kaçırma eğilimindedir. Marx’ın bazı dolandırıcıları ‘yarı peygamber, yarı dolandırıcı’ diye nitelemesi onların gelecekteki bir yeni düzenin vizyonunu hissederek şimdiki kuralları yıkma pahasına onun peşine takılmaları arzu­ları yüzündendir. Örneğin John Law en azından bir yanıyla böyle biriydi. Bu bağlam­da örneğin 17. yy.a kadar pek çok isimsiz broşür yazarı, yeni sarraf ve bankacıların kendilerine emanet edilen paraları başkalarına borç vererek dolandırıcılık yaptıkları­nı ihbar eder. Gerçekten de o dönemin anlayışında bir ahlaksızlık olan bu davranış bugünün standart uygulamasıdır! Fakat zaten bizzat dolandırıcılığın bu ‘pozitif yıkıcı­lığı’ da eski düzeni yıkıp yenisini inşa etmeye kalkarken kriz yaratan bir unsur haline gelir.

Gelir Bölüşümü ve Kriz

Solow’un büyüme teorisine bakacak olursak büyüme oranı dışsal olarak belirle­nen teknolojik gelişmenin bir fonksiyonudur. Bu durumda herhangi bir iktisadi politika durağan durum dengesinde olsa olsa kişi başına gelirin seviyesini belirler ama onun büyüme hızını belirleyemez. Öte yandan gelir dağılımının Kuznets’den beri de daha eşitsiz olduğu takdirde büyümeyi olumlu etkileyeceği doğrultusunda görüşler mev-cuttur. Roemer’in 1980’ler ve 90’lardaki çalışmaları teknolojik gelişmeyi endojen olarak hesaplamaya çalıştığında daha farklı sonuçlar ortaya çıkarmışsa da hala ge-nel kabul eşitsiz bir gelir bölüşümünün yüksek gelirli kesimlerin daha büyük tasarruf eysilimine sahip oldukları gerekçesiyle tasarruf hacmini, dolayısıyla uzun vadede büyümeyi de artıracağı yönündedir.28 Fakat uzun vadede doğru olsa bile veya öyle olduğunu kabul edersek tam kriz öncesi yıllarında gelir bölüşümünde eşitsizliğe önemli bir kayış gözükürse o takdirde bu durum, ekonominin tüketim hacmine ihtiyaç duyduğu bir noktada bunun gerçekleşmemesi ile ekonomiyi durgunluğa sürükleyebi-lir. 2007/8 krizi öncesi yıllarda ise ABD’de ilginç bir başka gelişme olmuştur. Reagan döneminden 2000’li yıllara kadar ABD’de özellikle çalışanların reel gelirleri önce düşmüş sonra da sabit kalmış ve büyüme ortamında bu gelir dağılımının bozulması anlamına gelmiştir. Öte yandan bu değişim ABD’nin tasarruflarının artmasına neden olmamıştır. Üstelik ABD morgıç kredileriyle ve başka bireysel bankacılık yöntemle-riyle ilk kez hanehalkının büyük çapta borçlanmasını sağlamış ve bu borçlanma ile de hem tüketimi hem de gayrimenkul ve menkul varlıklara yatırımı finanse etmiştir. Ancak hanehalkının bu aşırı borçlanması belki de krizin altında yatan en ciddi yapı­sal sorunlardan biri olmuştur.

Sonuç olarak gelir dağılımının büyüme ve kriz üzerine etkisi modern bankacılık ve küreselleşen sermaye piyasalarının var olduğu bir ortamda çok daha değişik so-nuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Eğer ABD ve birçok başka ülke neoliberalizmin eşit-sizlik üzerine yaratılan büyüme patikası yerine daha başka bir yol seçseydi acaba büyüme gerçekten tempo mu kaybedecekti –ki aslında 80’lerden sonra bile hiç bir zaman çok yüksek ortalama büyümelere erişilememişti- yoksa tam tersine yaratılan kaliteli insan sermayesi daha büyük ve nitelikli bir büyüme sağlayarak krizin önünü kesebilir miydi?

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Gizlilik Politikası

Sağlık Bilgileri