Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Mali Sorunlara Yeni Bir Yaklaşım: Anayasal iktisat Teorisi 

Araştırma Görevlisi, M. Umur Tosun 

Giriş 

1970'li yıllara kadar geleneksel iktisat teorileri birtakım sorunları aşmada devlet mü­dahalesi olgusu ile ilgilenmiş ve devlet müda­halesinin bilimsel dayanağını oluşturmuştur. Devlet müdahalelerinin sorunlan çözmede et­kili ve yeterli olacağı yönündeki görüşler ağır­lık kazanmış olmakla birlikte, bu görüşlerin tam tersi düşünceler de ortaya atılmış ancak yeterli ilgiyi görememiştir. 1973 petrol şoku ile devlet müdahalelerine rağmen enflasyon ve iş­sizlik bir arada görülmeye başlanınca, devlet müdahalesi karşıtı görüşler yeniden gündeme gelmiştir. Geleneksel iktisat teorileri, genellik­le insanların tercihleri ile ilgilenmektedir. Bu tercihlerin ortaya çıktığı yasal, kurumsal ve anayasal çerçeve veri olarak kabul edilmekte­dir. Tercihler ise bu değişmez yasal çerçeve içinde analiz edilmiştir. Halbuki yasal, kurum-sal ve anayasal çerçeve insanların tercihlerini etkileyebildiği gibi, bazı tercihleri veya faaliyetleri de yasaklayabilmektedir. Örneğin girişi yasaklanmış bir piyasaya müteşebbisin girip faaliyet göstermesi, yatırım yapması mümkün değildir. Anayasal iktisat teorisi sözü edilen ya­sal, kurumsal ve anayasal yapıyı incelemekte, bu incelemeyi yaparken politik koşullan göz önünde anmaktadır. Yasal, kurumsal ve ana­yasal yapıyı incelerken de temel yapı olarak piyasa ekonomisini benimsemektedir. 

Teorinin geliştirildiği ülke, piyasa eko­nomisinin neredeyse tüm kurumlarıyla çalıştı­ğı bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'dir. Peki söz konusu ülke piyasa ekonomisini tüm kurumlarıyla yerleştiren bir ülke ise bu teoriye neden ihtiyaç duyulmuştur? Ya da başka bir deyişle teorinin doğuş yeri neden piyasa eko­nomisinin hakim olduğu bir ülkedir? Bu soru-ya verilecek cevap herhalde ülkemizde konu­ya önyargılı yaklaşan çevrelerin endişelerini giderebilir. Söz konusu çevrelerin endişeleri anayasal iktisat teorisinin hükümetlerin eko­nomi ile ilgili faaliyetlerini kısıtlamak için getir­meye çalıştığı optimal kurallarla ilgilidir. Çün­kü söz konusu optimal kurallar, devlet müda­halelerini en aza indirerek, piyasa temelli bir ekonomi yaratmak istemektedir. Bu anlamda taraflar arasındaki tartışmalar ideolojik zemin­de sürüp gitmektedir. Bu makale ile amacımız ideolojik tartışmalara mümkün olduğu kadar girmeden teorinin temellerini ortaya koyup, ülkemizde teoriye olan yaklaşımı açıklayabil­mektir. 

Anayasal İktisat Teorisinin Kaynağı 

Yukarıda da belirtildiği gibi, anayasal iktisat teorisi hükümet faaliyetlerini kısıtlamak amacıyla oluşturulan optimal kurallar kümesi­ni tanımlama çabasıdır. Sadece böyle bir ana­yasa ile, hükümetin, vatandaşların haklarını ih­lal etmeden bireylerin hayatlarını ve özgürlük­lerini koruyabileceği düşünülmektedir (Anderson 1994: 201). Teoriye göre politikacılar da, herkes gibi, kendi refahlarını maksimize ede­cek şekilde davranırlar. Kendi refahları için ye­niden seçilmeyi amaç edinecek olan politikacı­lar, toplumda ister ekseriyet ister azınlık olsun organize çıkar gruplarının isteklerine, uygun davranmak zonında kalırlar. Bu şekilde geli­şen servet transferleri ise bir yandan sosyal ya­pıyı tahrip ederken diğer yandan da ekonomik etkinliği düşürür (Anderson 1994: 202). Öte yandan verimli yatırımlara yönelmesi gereken kaynaklar, politik servet transferi amacına yö­nelik olarak tahsis edilmeye başlar. Öyleyse söz konusu türden rant kollama faaliyetlerinin sınırlandırılması   gerekmektedir.   Amerikan anayasası yıkar grupları vasıtası ile rant kolla­yan politikacıların faaliyetlerini önleyen birçok kısıtlamayı bünyesinde banndırmaktadır. An­cak daha sonra da anlatılacağı gibi teori bilim­sel yöntem olarak bireyci olması nedeniyle, Amerikan anayasası ile gerçek olaylar arasında birey özgürlüğü açısından aıtarsızlıklar mev­cuttur. Örneğin bazı eyaletlerde su kullanımı­na ilişkin maddelere atıfta bulunarak özel mül­kiyet yerine kamu mülkiyetine ağırlık verilmiş­tir. Alaska anayasasına göre eyalet içinde su kaynaklan ortak kullanım içindedir ve özel mülkiyet yasaklanmıştır. Keza California eyale­ti anayasasına göre, suyun israf edilmesi veya sebepsiz şekilde kullanılması yasaktır. "İsraf' ve "sebep"in tanımlanması yasama organına bırakılmıştır. Bu türden açık uçlu maddeler özel mülkiyeti göz önüne almamaktadır. Bilin­diği gibi söz konusu eyaletlerde su kıt kaynak­tır. Çünkü Amerika'nın baü bölgeleri çöldür (Anderson  1994,   204).  Söz konusu türden maddeler politikacıların rant kollama faaliyet­lerini arttırabilmektedir. Yine Hawaii anayasa­sının 11. Maddesinin 9. Bendine göre "insan­lar, temiz hava ve temiz su hakkına, aşırı ve ge­reksiz gürültüden konınma hakkına sahipler-tir"der. Her ekonomik faaliyet bir miktar kir­lenme gerektirdiğinden özel mülkiyet sahiple­ri bazı ekonomik faaliyetlerden sakınmakla yükümlü tutulmaktadırlar. Bütün bu anayasal maddeler, toplumsal sınıfların (müteşebbisler, toprak sahipleri vb.) çevreye zarar verdikleri gerekçesi ile özel mülkiyet sahiplerini itham edebilmelerine olanak sağlayan maddelerdir. Halbuki özel mülkiyet sahipleri, kendi üretken faaliyetleri için kaynak istihdam etmiş olabilir­ler. Öyleyse "çevre koruma" önermesi mülki­yet haklarının sınırlandırılması ile birleşerek mülkiyetin değerinin düşürülmesine yol aç­maktadır (Anderson 1994: 206). 

Kısıtlamalar sadece özel mülkiyeti değil piyasada rekabetin kısıtlanmasına ilişkin de olabilmektedir. Piyasada rekabetin kısıtlanma­sına yol açtığı ileri sürülen maddelere örnek olarak şunlar verilmektedir. Dokuz eyalet ana­yasası, emek piyasasında, kamu iş yerlerinde çalışanların sekiz saatten fazla çalıştırılamayacağını belirtmektedir (Anderson 1994. 207). Ayrıca New York anayasası, kamu işlerinde ça­lışanlara sendika ölçeğine göre ödemede bulu­nulacağını hüküm altına almaktadır. 

Zorunlu servet transferleri amacıyla hü­kümetler tarih boyunca ödünç alınabilir fonlar piyasalarına müdahalelerde bulunmuşlardır (Anderson 1994: 207). Transferler borç veren­den alıcıya, alıcıdan borç verene veya her iki­sine birden olabilmektedir. Söz konusu türden hükümet müdahaleleri rant kollama faaliyetle­rine yol açabilmektedir. Hatta bu türden mü­dahalelerin serbest rekabetten ziyade rant kol­lamayı korudukları ifade edilmektedir. Örne­ğin Alabama anayasası, bankaların sadece 20 yıl için kurulabileceğini hüküm altına almıştır. Oklahoma anayasası, bir bankanın diğer bir bankadaki varlıkları üzerinden faiz geliri elde edebilmesini yasaklamıştır. Kaliforniya anaya­sası, tefeciliği (Tefecilik, iktisadi açıdan son de­rece rasyonel bir davranış kalıbı olarak düşü­nülmelidir) yasaklarken, mevduat faiz oranını %10'la sınırlandırmaktadır. Texas anayasası ile üç eyalette yine tefecilik sınırlandırılmaktadır. Illinois anayasası, branş bankacılığının yasama meclisinin 3/5 oyu ile yasallaştığı taktirde yapı­labileceğini belirtmektedir. Texas eyalet ana­yasası, yabancı bankaların eyalet içinde faali­yette bulunamayacaklarını anayasal teminata bağlamış bulunmaktadır. 

Eyalet anayasaları sıkça hükümetlerin belirli endüstrileri düzenlemelerinin (regüle etme) yasal tabanını oluşturmaktadır. Özellikle tren yolu, sigortacılık, ulaştırma ve sanayi sek-törleri ortak düzenleme alanları olarak bilin-mektedir. Bu belgelere dayanarak devlet fiyat kontrollerini meşrulaştırmaktadır (Anderson 1994: 208). Türkiye Cumhuriyeti anayasasında da benzer hükümleri bulmak hiç de zor değil­dir. Ancak soran yukarıdan da anlaşılacağı gi­bi bireysel özürlüğün ve ekonomik etkinliğin arka plana atılması sorunudur. Dolayısıyla te­orinin A.B.D.'de ortaya atılmış olması şaşırtıcı değildir. 

Anayasal İktisat Teorisinin Tanımı ve Temelleri 

Anayasal iktisat teorisi, ekonomide dev­let müdahalesi sonucunda ortaya çıkan israfla­rın önlenmesi amacıyla bireylerin ekonomik hak ve özgürlükleriyle ilgili anayasanın hazır­lanması ve bu çerçevede piyasa meknizmasının hakim kılınmasını öngören iktisat teorisi­dir. Diğer bir tanıma göre, Anayasal iktisat te­orisi, demokrasilerde politikacıların oy alma, vatandaşların çıkar sağlama çabalan sonucu ortaya çıkabilen mali iflas ve mali disiplinsizlik olgularını ortadan kaldırma çabasıdır. Dönem­sel olarak yapılan seçimlerin politikacıları ye­terince sınırlayamaması sonucunda ortaya çı­kan "oy vemıe ve çıkar sağlama ticareti" de­mokrasileri tehdit edebilmektedir. Hayek (1973: 5) "trajik yanılgı" olarak nitelendirdiği bu durumu bakın nasıl vurgulamaktadır: 

"Demokratik yöntemlerin benimsenme­si ile, siyasi iktidar üzerine başka sınırlamala­ra gerek kalmadığının sanılması, asrımızın trajik bir hatasıdır. Demokratik yöntemlerin kullanılması, siyasi iktidarın denetlenmesin­de kullanılan geleneksel sınırlamalara artık ihtiyaç kalmadığı inancını da yaygınlaştırmıştır. Halbuki belli çevrelerin yararına olan faaliyet programlarını destekleyecek çoğunluk gruplarım oluşturmak zarureti, yeni bir keyfi- lik ve tarafgirlik kaynağı olmuş ve çoğunluğun ahlaki prensipleriyle bağdaşmayan sonuçlar yaratmıştır. Parlamento çoğunluğu,  çoğunluk olarak kalabilmek için de ne istiyorlarsa yapmak zorundadır."

Yukarıdaki paragraftan çıkarılabilecek en önemli sonuç ekonomide kamu mülkiyeti ve dolayısıyla politikacı-bürokrat davranışları­nın ağırlığının yarattığı israflardır. Anayasal ik­tisat teorisine göre, çıkar çevreleri ile politika­cı-bürokrat arasındaki zincirlerin kırılması an­cak ekonomide yeniden yapılanma ve piyasa ekonomisinin hakim kılınması ile mümkün­dür. 

Anayasal iktisat teorisi, temelinde libe­ral demokrasi düşüncesi bulunan bir teori ol­ması sebebiyle, kişilerin tek tek haklarının, özellikle ekonomik haklarının, korunması dü­şüncesindedir. Bu noktadan hareketle, sadece çoğunluğun değil azınlığın haklarının da ana­yasa ile korunma altına alınmasını savunmak­tadır. Azınlık kavramını bu noktada biraz daha açmak gerekebilir; azınlıklar, etnik ve dinsel olabileceği gibi, politik olarak da iktidara des­teğini vermek istemeyen bireyler olarak tanım­lanabilir. Daha açık bir ifade ile, devlet yöneti­mini elinde bulunduranların dışındaki bireyle­rin haklarının da koaınması temel amaç olarak alınmıştır. Korunması gereken hakların başın­da ekonomik haklar gelmektedir. Anayasal ik­tisat teorisi tarafından ekonomik haklara bu kadar büyük önem atfedilmesinin nedeni, dev­letin birtakım idealleri ön plana çıkartarak eko­nomiye aşırı müdahalesi sonucunda, bireylerin iktisadi faaliyet alanlarını kısıtlayabilmesidir. Anayasal iktisat teorisinin iktisadi faaliyet alan­larına getirilen kısıtların kaldırılmasında hare­ket noktası olarak şunlar belirtilmektedir: Yön­temsel Bireycilik, Ferdin Rasyonelliği ve Politi­kaya Mübadeleci Yaklaşım. 

Yöntemsel Bireycilik 

Anayasal iktisat teorisi, başta politika ve ekonomi olmak üzere, yaşamın her alanında en iyi karar alıcının "bireyler" olduğu varsayı­mından hareket etmektedir. Dolayısıyla hare­ket noktasını, daha iyi bir deyişle analizlerinin odak noktasını, "bireyler" oluşturmaktadır. "Bireycilik" terimi, sosyalizm terimi gibi Saint-Simonians'lar tarafından yaratılmıştır. İlk önce, "bireycilik" terimini karşı olduktan rekabetçi toplumu ifade etmek üzere kullanmışlar, ar­dından da "sosyalizm" terimini bütün aktivitelerin aynı prensiple yönetildiği merkezden planlamalı toplumu ifade etmek üzere icat et­mişlerdir (Hayek 1980: 3). 

Bireycilik, gerçek anlamıyla modern ge­lişimine John Locke ve özellikle Bernard Mandeville ve Davıd Hume ile başlamış olup, Jesiah Tucker, Adam Ferguson ve Adam Smith'in çalışmaları ile ilk defa gerçek boyutuna ulaş­mıştır. 

Herşeyden önce belirtilmesi gereken husus, "bireyciliğin" öncelikle bir toplum teori­si olduğudur. Yani, bireycilik, insanın sosyal hayatını belirleyen kuvvetleri anlama çabası ve toplumun bu yönünden türetilen kurallar (maxims) kümesidir. Bireyciliğin bu yönü yan­lış anlamaları ortadan kaldırmaya yeterli ola­mamıştır. Bu yanlış anlayış ise, bireyciliğin in­sanlığın bütün doğasının ve niteliklerinin top­lumda varoluşları ile belirlendiği başlangıç noktasından ziyade kendi kendine yeten, tec­rit edilmiş bireyler gerektirdiği şeklindeki ina­nıştır. Eğer bu düşünce doğru olsaydı, bireyci­liğin, toplumu algılamamıza katkısı olmazdı. Ancak bireyciliğin ana fikri bu durumdan ol­dukça farklıdır; bireyciliğe göre gözlenmesi gereken doğal sosyal olaylan anlamanın tek yolu bireylerin, diğer bireylere karşı yaptıkları hareketleri anlamak ve tecavüzlerden koru­maktır. Bireyciliğin bu temel niteliği, bireycili­ği, sosyal bütünleri kapsayan, toplum gibi, olu­şumları kendisine özgü (sui generis), kendisini oluşturan bireylerden bağımsız şekilde meyda­na gelen oluşumlar olarak gören kollektivist toplum teorilerinin karşısına yerleştirmiştir (Hayek 1995: 37). 

Liberalizmin ve bu arada Anayasal ikti­sat teorisinin temel değeri yukarıda sözü edil­diği gibi "bireydir". Bu bakımdan, insan hayatı başka herhangi birşey için araç değildir. İnsan hayatı, kendi başına bir değer olduğundan, ona kasteden her eylem, hiçbir şekilde haklı gösterilemez. Ancak insan amaçlı, bir varlık olarak, çevresini kendi amaçları için düzelt­mek, değiştirmek ve dönüştürmek ister; amaç­lı eylemle kendini gerçekleştirmeye çalışır. İn­sani varoluşun ve amaçlılığının bu değeri, özerk insan fikrini öngörür. İnsan ancak kendi kaderini tayin edebildiği ve Kantin işaret ettiği gibi, kendi ahlak yasasını özgürce koyabildiği ve bu doğrultuda davranabildiği sürece insan­dır  

Liberal düşüncede "insan" söz konusu olduğunda kastedilen "birey" olarak insandır, yoksa başka kollektif varlıklar değildir. Çünkü liberaller, "sınıf, "devlet" ve "toplum" gibi kavramların gerçek birer varlığı (entity) anlat-madıklannı, bunların sadece birer kavramsal soyutlama olduklarını düşünürler. "Toplum" diye gözlenebilir bir varlık yoktur; o, bireylerin toplamından ibarettir. Bu noktadan hareketle, "toplumun amacı" anlamında bir "ortak iyi'den söz edilemez; bu tür sözler tamamen il­lüzyondur. Toplumun, kendisini oluşturan bi­reylerin amaçlarından, değerlerinden, çıkarla­rından bağımsız, hele onların üstünde bir ama­cı, değeri, çıkarı kısaca bir iyi anlayışı yoktur (Erdoğan 1993: 6). Gerçekten gerek toplumda­ki bireyler, gerekse iktisatçılar ülkedeki milli gelirin paylaşımının adil olmadığı yönünde dü­şünceye sahiptir. Dikkatli bir düşünüre, adil gelir dağılımının kime göre adil olacağı gibi bir som sorulursa, kendi sübjektif değerlerine gö­re bir cevap verecektir. Düşünürün kendi de­ğer yargılarına göre verebileceği bu cevap, sa­dece düşünüre mahsus bir cevaptır ve ülkede bu türden birçok cevap almanız mümkündür. Bundan dolayı, topluma izafe edilen eylem ve kararlar ancak bireysel eylem've kararlara çev­rildiklerinde anlam kazanabilirler. 

Bireyselliğin, kendi başına değerli sayıl­ması,   bireyin   kendini   gerçekleştirmesinin önündeki engellerin ve her türlü dış müdahalenin reddini gerektirir. Bireysel etkinliğe müdahale sadece devlet veya hükümetlerden gelmez; başka bireylerin eylemlerinden, dini kurallar ve geleneklerden gelen kısıtlamaların da giderilmesi gerekir. Bunun için, bireyin, devlet dahil başka hiçbir otoritenin karışamayacağı özgür bir etkinlik alanına sahip olması, her si-yasal-toplumsal örgütlenmenin temelini oluş­turması gerekir. Bireylerin amaçları, istekleri, duyarlılıkları kısaca değerli saydıkları şeyler farklı olduğu için (veya olabileceği için) her­kes kendi "iyi" anlayışına göre etkinlikte bu­lunmakta serbest bırakılmalıdır. İnsanlara, bir "ortak iyi" anlayışının dışardan (devlet, cemaat veya başka bir kollektivite tarafından) zorla kabul ettirilmeye çalışılmaması gerekmektedir. Bu konunun hukuk kuralları ile çeliştiği düşü­nülebilir. Buna rağmen bireylerin tek tek ken­di amaçlarını gerçekleştirmek için hukukun sağladığı öngörülebilir çerçeveye ihtiyaçları söz konusudur.

Ferdi Rasyonellik 

Anayasal İktisat teorisinin, sosyal reali­teyi veya rasyonel sosyal hareketi tartışma ko­nusu yapmak gibi bir düşüncesi yoktur. Ancak anayasal iktisat teorisi, daha önce sözü edildi­ği gibi seçim yapanların bireyler olduğu ve ras­yonel davranışın ancak birey hareketleri çerçe­vesinde tartışıldığı zaman anlam kazanabilece­ği noktasından hareket etmektedir. Dolayısıyla rasyonel birey davranışı ile neyin kastedildiği­nin tanımlanması gerekmektedir. 

Modern iktisatçılar ortalama vatandaşın, alternatif mal sepetleri karşısında sıralama ya­pabildiği ve bu sıralamanın geçişken olduğunu varsayarlar. Daha açık ifade ile bireyin, A,B,C sepetlerinden, A'yı B'ye; B'yi C'ye tercih ediyor ise A'yı C'ye tercih edeceği varsayılmaktadır. Bu taktirde bireylerin, seçimlerinin tutarlı ol­ması durumunda "çoğu" "aza" tercih etmesinin rasyonel olduğu söylenebilir. Bireylerin, göz­lenen piyasa davranışları, bu düşünceleri yan­lışlar nitelikte değildir. Tüketici diğer değiş­kenler sabitken, mal sepetleri içinden daha çok mal bileşeni olanı seçer ve gelirini çok ge­niş bir yelpazede harcar. Piyasada bu tür dav­ranış şekli kollektif tercihte acaba nasıl yapıla­bilir? 

Anayasal iktisat teorisi, bütün kollektif hareketlerin ekonomik boyuta dönüştürülebi­leceklerini düşünmektedir. Bu nokta dikkate alındığında birey rasyonelliğini piyasada oldu­ğu gibi, kollektif tercihlere de genişletebilire imkanı doğabilmektedir. Öyleyse, piyasada ol­duğu gibi, bireylerin kollektif alanda da alter­natifleri sıralayabildiğim ve bunların geçişken bir özellik arz etmekte olduğunu söyleyebili­riz. Başka bir ifade ile, bireylerin kendi fayda fonksiyonları tarafından atfedilen sıralamada en yüksekteki kollektif hareketi seçebilecekle­ri varsayılmaktadır. Dahası piyasada olduğu gi­bi, bireylerin kamusal mal sepetlerini sıralama­ya tabi tuttukları varsayılmaktadır. Bu varsa­yımlardan hareketle, kamu sektöründe de aza­lan marjinal ikame hadleri olduğunu farzeder (Buchanan 1990; 31-39). Rasyonel davranış modeli, kollektif karar alma sürecine genişletilirse birey davranışları hakkında ekonomi te­orisinin içerdiği önermelere paralel önermeler türetilebilir. Eğer hipotezler geçerli ise, temeli bireyin uygun alternatiflerle karşılaştığında, kamusal malların fıyatımn düştüğü durumlar­da, diğer değişkenler sabitken, daha fazla ka­musal mal talep etmeleri gerekir. Başka bir ifa­de ile, ortalama olarak ödenmesi gereken ver­gi miktarı düştükçe bireyler daha çok kamusal mal için oy kullanacaklardır. Diğer yandan eğer, vergi hadleri arttırılırsa, bireyler daha az kamusal mal talebinde bulunacaklardır. Elbet­te yukarıda söz edilen türden sonuçlara ulaşı­labilmesi için kamu sektöründe mali farklılaş­manın önlenmesi gerekir. Mali farklılaşma, mal ve hizmet üretiminin maliyetini karşılayan kişi­lerle o mal veya hizmetten yararlananların da­ima aynı kişiler olmadığı durum olarak tanım­lanabilmektedir (Savaş 1989: 22). 

Piyasadaki seçimi analiz ettiğimizde bi­reylerin davranışları ile davranışın sonuçları arasında "birebir eşleme" vardır. Yani bireyler yaptıklan seçimin sonuçlarına iyi ya da kötü olsun katlanmak zorundadırlar. Ancak politik süreçteki birey davranışı ile davranışın sonu­cunu analiz ederken dikkat edilmesi gereken bir belirsizlik unsuru mevcuttur. Bu belirsizlik bireyin davranışı ile davranışın sonucu arasın­da "birebir eşleme"'nin olmayabileceğidir. Do­layısıyla kollektif seçimde bireylerin piyasada olduğundan daha az rasyonel olduklarını söy­leyebiliriz. Piyasadaki bir seçimde kararın so­rumluluğu tamamen karar alıcıya aittir. Çünkü maliyetler ve yararlar daha anlaşılır olmakta, bireyin alternatifleri önceden değerlendirme olanağı ortaya çıkabilmektedir Aksine kollek­tif seçimde, sonuçlar doğru olarak öngorulebilse biie bireyin kararları ile sonuçlan arasın-da bir ilişki mevcut değildir. Birey "oy"unu kullanırken elbette önerilen kamusal hareketin maliyet ve yararını dikkate alacaktır ancak pi­yasa seçimi ile kıyaslandığında ne maliyet içe­risindeki payını ne de yararlanma derecesini tahmin edemeyecektir.

Sonuç olarak, elmalar ile portakallar arasında seçim yapanlarla, A adayı ile B adayı arasında seçim yapanlar aynı kişiler olmakla beraber seçimlerin sonuçlan üzerindeki farklı­lık göz önünde tutulmalıdır. Anayasal iktisat teorisi, yukarıda sözü edilen kollektif seçimde­ki belirsizliklerin ortadan kaldırılması ve birey davranışlarının öngörülebilir olması için oyla­ma kuralı olarak "ittifak kuralının" (oybirliği) benimsenmesini ancak böylelikle seçmenler ile bu seçimlerin sonuçlan arasında "birebir eşleme"nin sağlanabileceğini ileri sürmektedir. 

Politikaya Mübadeleci (Değişimci) Yaklaşım 

Anayasal iktisat teorisinin dayandığı te­mel noktalardan sonuncusu "politikaya müba­deleci yaklaşım" olup diğer iki temel noktanın tamamlayıcısı şeklinde nitelendirilebilinir. Po­litikaya mübadeleci yaklaşım (Catallaxy), bi­reylerin ekonomik ilişkilerde olduğu gibi poli­tik ilişkilerde de kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebildikleri varsayımı olarak tanımla­nabilmektedir. Tanımdan da anlaşılabileceği üzere, politikada da hareket noktası bireyin kendisidir. Piyasa ve devlet, işbirliğinin organi­ze edildiği ve mümkün hale geldiği iki devre olarak nitelendirilmektedir (Buchanan 1990:19). Bireyler organize olmuş piyasalarda mal ve hizmet mübadele etmek amacıyla işbirliği­ne girişerek mukayeseli kazançlar elde edebi­lirler. Bireyin mübadeleye girmesindeki amaç, mal ve hizmet elde ederek kendi çıkarını de­vam ettirmek, böylelikle alışveriş yaptığı birey­lerle birlikte doğrudan yarar sağlamaktır. Te­melde, devlete bireyci açıdan yaklaşılması da politik veya kollektif hareketin yukarıda sözü ' edilen piyasa benzeri işlemlere yaklaştınlmak istenmesindendir. iki veya daha fazla birey, mukayeseli olarak avantajlı bulmaları sebebiy­le ortak amaçlan gerçekleştirebilmek için güç­lerini bir araya getirebilmektedirler. Gerçek anlamda, ortak kullanıma hazırlanacak çıktıyı . elde edebilmek amacıyla girdi mübadele ede­bilmektedirler. 

Maliyecilerin aşina oldukları Crusoe-Friday modeli konuyu açıklamak için yararlı ola­bilir. Crusoe çok iyi bir balıkçı, Friday ise çok iyi bir ağaç tırmanıcısıdır. Mukayeseli olarak iş­bölümü yapmayı ve mübadeleye girişmeyi avantajlı olacağı için kabul etmektedirler. Ben­zer olarak, bu iki birey, gizli ortak bir yer yapı-mı için işbirliğine girişmenin avantajlı olacağı­nı farkettiklerinde, politik olarak "mübadeleye girişerek kaynaklanın bu ortak malın inşasını gerçekleştirmek için kullanmayı avantajlı bula­caklardır. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere insan davranışlarında yukarıdaki iki durumda da bireyleri güdüleyen değer, temelde aynıdır. Dolayısıyla ortalama bireyin, temelde ekono­mik veya politik ilişkilerde aynı değer yargılarına, kendi çıkarları için mübadeleye girmek, sahip olduğu varsayımı yapılabilir. 

Anayasal iktisat  teorisinin,  politikaya mübadeleci yaklaşım ile sağlamaya çalıştığı te­mel nokta, politikayı zora dayanan ilişkiler yu­mağından çıkararak gönüllü ilişkiler yumağı haline dönüştürebilmektir. Politik ilişkiler gö­nüllü hale getirilebilirse yasal ve anayasal ku­rallarda reforma gidilebileceği düşünülmektedir. Hem politik hem de ekonomik faaliyet alanları ancak kuralların iyi tanımlanması ve faaliyete katılanların "gönüllü işbirliği" ile geliştirilebilinir. "Gönüllü işbirliği"nin gerçekleştirilmesinin yollarından bir tanesi de, temeli iş­birliğine dayanan "piyasa mekanizmasıdır". 

Sonuç 

Türkiye, 19. yüzyıl başından bu yana ekonomik gelişmeyi sağlamaya çalışmaktadır, tik gelişme çabaları daha Japonya'nın kapalı ve gelişmemiş bir ekonomiye sahip olduğu 200 yıl öncesine dayanrnaktadır. Bu durum bize, Türkiye'nin gelişme çabalarının Cumhuri­yet ile birlikte başlamadığını daha önceleri de kalkınma çabalarının varlığını göstermektedir (Akalın 1995: 91). Cumhuriyetin kurulmasın­dan önce, Türkiye seri savaşlar neticesinde za­ten az olan ekonomik gücünü kaybetmiştir. Ancak asıl önemli olan nokta, Cumhuriyetin kunılmasının ardından ekonomik gücünü ye­niden sağlayabilmek için seçtiği yoldur. Bir İmparatorluğun ekonomisini savaşlarla kay­betmiş olan Türk hükümeti kapalı ve planlı bir ekonomik yapıya sahip olan eski Sovyet Sos­yalist Cumhuriyetler Birliği'nden etkilenmiş ve aynı metodları Türkiye Ekonomisi'ne uygula­maya çalışmıştır. 1933-1938 yıllarında gerçek­leştirilen ilk plan çerçevesinde tekstil, kağıt, şeker ve demir endüstrileri kurulmuştur. Mo­dern bir ekonominin kunılması amacıyla dev­letçilik yürürlüğe konulmuştur. Ancak aradan geçen zaman devletin güç kullanma yetkisi ile ekonomik gücün birleşmesi sonucunda suisti-mal ve yozlaşmanın olabileceğini kanıtlamıştır. 

Yozlaşmanın ve suistimalin önlenmesi için gücü en ufak birimlere kadar yaymayı ba­şarabilen bir mekanizmaya ihtiyaç bulunmak­tadır. Piyasa ekonomisi, sözü edilen gücün en ufak ekonomik ajanlara kadar yayılmasını sağ­layan bir devredir, insanlara ekonomi içinde kendi çıkarlarını yerine getirebilme şansının verilmesi karşılıklı çıkar olgusu ile bütünleşin-ce, genelin iyiliği için çalışan bir ekonomik ya­pı ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla devletin, böyle bir yapı içerisindeki görevi yapının işle­yişini kolaylaştıracak önlemleri almaktır. Bu önlemler kanun hakimiyetinin tesis edilmesi, piyasanın işleyişini engelleyici her türlü önle­min önüne geçmesi olarak nitelendirilebilir. Anayasal iktisat Teorisi bu sözü edilen önlemlerin anayasalarda yer almasını ve bu önlemle­rin dar bir çoğunluk (ekseriyet) ile ortadan kal­dırılmasını engellemek istemektedir. 

Diğer bütün ülkelerde olduğu gibi ülke­miz tarihinin siyasal mücadelelerle geçmiş ol­ması, anayasalara da yansımış ancak ekono­mik mücadelelerin sürekli siyasal mücadeleleri gericinde kalması ekonomik anayasa veya daha iyi bir deyişle anayasalarda ekonomik hak ve özgürlüklerle ilgili maddelerin yeterin­ce nitelikli olmamasının nedeni olmuştur. Ülke gündemini işgal eden birçok sorunun temel kaynağının ekonomik olması ve ekonomik so­runların diğer sorunları ağırlaştırabilmesi, aynı bağımsızlık mücadelesinde olduğu gibi topyekün ekonomik bağımsızlık mücadelesinin baş­latılmasını gerekli kılmaktadır. Ekonomik ba­ğımsızlıktan kastettiğimiz, devletin saf kamusal mallar dışındaki malların üretiminden çekilme­si ve minimum devlet anlayışı çerçevesinde adalet, milli savunma ve altyapı hizmetlerinin gerçekleştirilmesi, bunun dışında hiçbir eko­nomik faaliyeti yürütmemesidir. Bu ideolojik bir tercihten daha çok ekonomik bir tercih ola­caktır. Minimum devlet tercihinin kabulü dev­letin varlığını yok etmek amacıyla değil, devle­ti etkili kılmak amacıyla yapılmalıdır ve böyle algılanmalıdır. Bu yeni anlayışla devletin göre­vi artık kimin nereye yatırım yapacağını öngör­mekten çok, yatırım yapan bireylerin hakları­nın korunması olacaktır. Günümüzde ekono­mik sorunlan aşmak için sözü edilen türden öneriler çok sık dile getirilmekte, köklü deği­şikliklerden bahsedilmektedir. Köklü değişik­lik önerilerinin başında anayasaların değiştiril­mesi gelmektedir. Çünkü ekonomik faaliyetle­rin sağlıklı işlemesi için toplumun, üstünde uz­laşmaya vardığı kurumların varlığı şarttır. 

Anayasanın bireyleri uzlaştıran bir yapı­da olması, yani bir sözleşme niteliğini kazana­bilmesi, ekonomik gelişmenin ön şartı ise, Tür­kiye için yapılması gereken ekonomik bir ana­yasa hazırlamaktır. 

Yeni bir ekonomik anayasa, oluşturul­ması amacıyla Anayasal İktisat Teorisi çerçeve­sinde şu maddeler öngörülebilir: 

1. Mülkiyet ilişkilerinde ağırlık özel mül­kiyete verilmeli, kamu mülkiyetinin mümkün olduğunca sınırlı bırakılması anayasa ile sağ­lanmalıdır. Böylelikle ekonomide ortaya çıka­cak vekalet sorunu çözülebilir.

2. Ekonomik birimler arasında sözleşme serbestisi sağlanmalı, serbest girişimin önünü tıkayabilecek her türlü engel anayasa tarafın­dan yasaklanmalıdır. Ekonomik birimlerin söz­leşme hükümlerini ihlal etmeleri durumunda ortaya çıkması, muhtemel sonuçlan önlemek amacıyla anayasaya sözleşmelerin yerine geti­rilmemesi durumunda uygulanacak cezai hü­kümler konulmalıdır.

3. Devletin ekonomide planlama gibi bir faaliyete girişerek, bu amaçla teşkilat kura­mayacağı ve personel istihdam edemeyeceği maddeler halinde düzenlenmelidir.

4. Anayasada refah devleti ile ilgili mad­delere yer verilmemeli, sosyal güvenlik siste­minden yararlanacak vatandaşların belirlen­mesi açık kriterlere bağlanmalı ve hükümetle­rin bu kriterleri değiştiremeyeceği anayasal bir kural olarak benimsenmelidir.

5. Denk bütçe ilkesinin bir bütçe politi­kası olarak benimseneceği ve bu ilkeden sap­maların siyasi iktidarların insiyatifine bırakıla­mayacağı hükümleri anayasada yer almalıdır ve bütçeden mahalli idarelere pay aktarılması önlenmelidir. Mahalli idarelerin bütçelerinin fi­nansmanında götürü vergilerden yararlanma ilke olarak benimsenmelidir.

6. Devletin destekleme alımı, taban ve tavan fiyat uygulamaları, asgari ücret ve kira tespiti gibi mekanizmalarla serbest piyasa eko­nomisinin işleyişine müdahale etmesi düzenle­necek anayasada önlenmelidir.

7. Vergi sisteminin ödeme gücü ilkesin­den çok, yarar ilkesine dayandırılması benim­senmeli, fiyatlandırılması mümkün kamusal mallar harçlarla, fiyatlandırılması mümkün ol­mayan saf kamusal mallar götürü veya vasıtalı vergilerle finanse edilmelidir.

8. Vergi sistemimiz artan oranlı yapıdan kurtarılıp, piyasa müşevviklerinin kırılmasına imkan vermeyecek şekilde sabit oranlı (genel ve tek oranlı) bir hale getirilip yatırım ve tasar­rufların vergiler yoluyla cezalandırılması ön­lenmelidir.

9.  Vasıtalı vergilerde (Örn. KDV) genel ve düşük bir oran benimsenmeli, bunun ya­nında sözü edilen vergilerin uygulanmasında hiçbir farklılaştırmaya gidilmemelidir.

10. Her vatandaşın vergi mükellefi ol­ması sağlanmalı, vergi mükellefi olmayanların seçmen de olamayacakları anayasada belirtil­melidir.

11. Her vergi mükellefine beyanname verme zorunluluğu getirilmeli, ancak bu be­yannamedeki matrahtan eğitim ve sağlık har-camlarının düşülmesine imkan verilmelidir.

12. Devletin para ve maliye politikaları ile ekonominin işleyişine müdahale etmesi ön­lenmelidir.

Devletin sosyal güvenlik sistemi içeri­sindeki tekelleşmesi önlenmeli, özel teşebbüs­lerin de sistem içine dahil edilerek yaratılacak rekabet sayesinde vatandaşların daha iyi ve ucuz hizmet alması sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, ülkemiz ekonomisi açı­sından Anayasal iktisat Teorisi yukarıda sözü edilen maddeler çerçevesinde bir anayasa ha­zırlamalı ve piyasa ekonomisini gerçek anlam­da belirlemelidir. Politik düzlemin son derece yozlaştığı ülkemizde sözünü etmiş olduğumuz teori bir çıkış yolu olarak görülmelidir.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü

Since 2005