Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

Forex Piyasaları

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Ekonomik Krizin Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri

Küreselleşme, ekonomideki yeniden yapılanma, siyasal reformlar ve özellikle son birkaç yılda yaşanan ekonomik krizler Türkiye’de işsizlik ve yoksulluğun boyutlarını önemsenecek bir düzeye yükseltmiştir(53).

İşsizlik hakkında çok önemli çalışmaları bulunan ve konuyu 1930 lu ve 1980’ li dönemlerde karşılaştırmalı olarak inceleyen Jahoda’ ya göre iş, bir kimlik, yaratıcılık ve üstünlük kaynağıdır. Dolayısı ile iş, çalışan bireye sosyal etkileşim için fırsat yaratır, bireyin zamanını yapılandırır, ayarlar ve bireye amaç duygusu kazandırır. Böylece insanları aktif kılarak onlara toplumun önemli bireyleri olduğuna dair bir duygu yaşatır ve bireylere sosyal katkılar sağlar. Bu tanımdan yola çıkarak johada işsizliği, işin bireye sağlamış olduğu sosyal katkılardan bir yada birkaçını kaybetmesi olarak tanımlamaktadır.

İstihdam insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanan bir olgudur. İstihdam, aynı zamanda insanın var olma koşullarından biridir. Bu yüzden, işsizliğin sağlık üzerindeki etkisi, kendine güven ve kendine saygının kaybı da dâhil olmak üzere çeşitli şekillerde kendini gösterebilir.

İşsizlik en yalın tanımı ile çalışmak istediği halde iş bulamama durumudur. Çalışan bir bireyin işini kaybetmesi bu kişilerde hem depresyonun başlamasından hem de depresyonun süresinden sorumludur. İşini kaybedenler de çalışan bireyler göre iki kat daha fazla depresyon gözlenmektedir. İşsizlik, sosyal stresi arttırması, gelirin azalması, aile içindeki sorunlar nedeniyle ruhsal rahatsızlıklara neden olmaktadır.

Toplumda, bireyin çalışmak istek ve yeteneğinde olup da işsiz kalması, bir başka ifadeyle çalışma olanağı bulamaması, insan yaşamı üzerinde derin ekonomik, sosyal ve moral etkiler bırakan bir olaydır. Bununla birlikte işsizliğin etkileri ya da sonuçları bireyin konumuna göre farklılık gösterebilmektedir. Aile reislerinin işsiz olması ailedeki tüm bireyleri etkileyebilirken, başkalarından sorumlu bulunmayan bireylerin işsizliği yaşaması aile reislerine göre daha az etkili olabilmektedir. Öte yandan işsizliğin sonuçları üzerinde yaş, cinsiyet, eğitim gibi demografik özelliklerin önemli rolü olduğu belirtilmektedir. Araştırmalarda 20-59 yaş grubundaki kişilerin 20 yaş altında ve 60 yaş üzerinde bulunan işsiz grubundaki kişilere göre iş kaybından daha çok etkilendiği görülmüştür. Kadınların ve yüksek öğretimli olmayanların iş kaybında ya da işsizlik sürecinde daha fazla acı ve üzüntü yaşadıkları saptanmıştır.

İşsizliğin etkilerini belirleyen diğer bir faktör de insanların işsiz kalmadan önceki yaşam şekilleridir. İnsanların işsizlik nedeniyle sosyal yaşantılarındaki değişiklikler, zamanla psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir. Bu sosyal değişikliklerden belki de en önemlisi, aile içinde meydana gelen değişimlerdir. Aile, sosyal ve bireysel oluşumun aracısı olduğu için işsizlik gerçekte işsiz olanlardan daha fazla kişinin etkilenmesine neden olur. Özellikle, ataerkil aile yapısına sahip toplumlarda, işsizlik nedeniyle aile içi rollerin parçalanmaya başlaması, başta aile reisi olmak üzere tüm hane halkı üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir.

İşsizliğin etkilerini belirleyen başka bir faktör ise işsiz kalma süresidir. Yapılan bir çalışmaya göre işsizlerin( 60 günden fazla işsiz kalmış olanların), çalışan bireylere oranla çok ciddi şekilde anksiyete, depresyon, somatik rahatsızlıklar, düşmanca davranışlar, paranoid düşüncelere sahip oldukları gözlenmişlerdir. Bir başka çalışmada, uzun süre işsiz kalmanın, iş aramada daha az çabaya, iş bulma beklentisinde azalmaya, hatta iş piyasasından çekilmeye neden olabildiğinden bahsedilmektedir. Buna ek olarak, 4-5 aydır işsiz kalan bireylerin, göstermiş oldukları kaygı belirtileri, 2 aydır işsiz kalanlara göre daha yüksek seviyede görülmüştür. Ayrıca kişinin belli bir birikiminin bulunmaması ve her ay aldığı maaş ile olmasının işsiz bireyde daha fazla strese neden olabileceği de belirtilmektedir. Psikolojik zararlar bakımından yapılan birçok araştırmada da işlerinden çıkarılmış olan bireylerin;

Kendilerine olan güvenlerini kaybettikleri, Algılanan yeterlilik ve özyeterlilik düzeylerinde azalma yaşadıkları, Hayat tatminlerinin azaldığı, Depresif duygularının arttığı, Stres düzeylerinin yükseldiği, Genel olarak sağlık ve iyilik hallerinde düşüş yaşandığı, Umutsuzluk ve çaresizlik içine girdikleri, İçine kapanma, yalnızlık duygusu hissettikleri, Özsaygılarının zedelendiği gözlenmektedir.

Bireyde kişisel üretkenlik, özgüven ve kontrol kaybının yaşanması ile birlikte gözlenecek olan çaresizliğe bağlı pasif davranışlar, iş arama girişimlerini olumsuz düzeyde etkileyerek işsizlik süresinin uzamasına ve bu durumun devam etmesine neden olarak işsizlik, içinden çıkılması oldukça zorlaşan bir kısırdöngü haline gelmektedir.

İşsizlik ve ruh sağlığı ilişkisi aslında işini kaybetme kaygısı ile başlamaktadır. Ekonomik krizlerin dolayısı ile toplu işten çıkartmaların, işyeri kapatmaların, işyeri özelleştirmelerin,  işyeri  birleşmelerinin  arttığı günümüz koşullarında, çalışma yaşındaki nüfusun pek çoğu işten çıkarılmayı deneyimlemektedir. Bu durum çalışanlar arasında da işsiz kalma korkusunu pekiştiren bir durumdur. İş güvencesi olmayan, geleceği belirsiz bireylerin özel yaşamlarında alacakları kararlarda belirsizleşmektedir. Bu durum bireyin kendi yaşamına ilişkin kontrol duygusunu azaltırken çaresizlik duygusunu arttırmaktadır

İşini kaybetme kaygısını en çok yaşayan kesim ailenin geçimini sağlamakla yükümlü olan bireylerin oluşturduğu kesimdir. Aile ekonomisine katkı sağlayan kesim, işini kaybetme kaygısını daha az yaşamaktadır.

Ekonomik kriz dönemleri, çalışanların çalışma koşullarının da kötüleştiği dönemlerdir. İşten geçici olarak çıkarılma, ücretsiz izin, ücretin kesilmesi, esnek çalışma, kayıt dışı çalışma, sosyal güvencesiz çalışma gibi uygulamalar da bireyin ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.Yapılan çalışmalar kayıt dışı çalışanlarda normal çalışanlara göre ruhsal hastalık görülme oranı 2 kat daha fazla olduğunu saptamıştır(45).

Alkolizm ve fonksiyonel rahatsızlıklar ile işsizlik arasında ilişki bulunurken, organik psikozların ekonomik kriz ile ilişkisi olmadığı bildirilmektedir(16). Yine İşsizlik deneyimi ile ilgili sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmalar incelendiğinde, işsizliğin en önemli ve en sık karşılaşılan sorunu olarak depresyonun ele alındığı görülmektedir. Ayrıca kontrol kaybı olarak görülebilecek iş kaybı ve bu kaybın sonucunda bireyin yaşayacağı özgüven ve moral düşüklüğü, yüksek düzeyde endişe, stres ve depresyon belirtileri ve daha da önemlisi, iş bulma beklentisinin kaybolmaya başlaması öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlamaktadır(28).

Türk Psikiyatri Derneği 2008 krizi sonrası; Çalışabilecek durumdayken çalışamamak, çalışırken işini kaybetmek ya da çalışma sırasında olumsuz deneyimlere maruz kalmak hem doğrudan hem de dolaylı karmaşık mekanizmalarla, uzun süreli stres yanıtının ortaya çıkmasına yol açarak, akıl ve ruh sağlığını derinden etkileyen, bozan bir etkendir. İşsizliğin, ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin genel olarak iş kaybından hemen sonraki ilk dönemde hızla arttığı bilinmektedir. Eşleri işsiz olan kadınlarda, depresyon geliştirme riski daha da artmaktadır. Yaşanan bu süreç aile ilişkilerini, ebeveyn çocuk ilişkisini bozarak, çocukların ruhsal gelişimleri üzerinde iz bırakma riskini içermektedir. Ayrıca halen işini sürdürenlerin artan işsizliğe bağlı iş yükünün artacağını, güvencesiz, güvensiz ve riskli çalışmanın süreceğini, yıldırmayı da içeren işyerinde baskı ve şiddetin artacağını belirtmeliyiz. Her an işin kaybetme beklentisinin yarattığı kayıp ve onun bireyin üretken gücünde yaratacağı bozulma ise aynı derecede önemli başka bir tartışma alanı olduğunu bir basın bildirisi ile açıklamıştır(http//www.psikiyatri.org.tr.12 Ekim 2010).

Yoksulluk kavramı ise çok boyutlu bir niteliğe sahiptir ve bu nedenle farklı şekillerde tanımlanabilmektedir. Bir tanıma göre yoksulluk, özel tüketimdeki yetersizliklere odaklanarak yoksulluğu belirli bir düzeyin altında kişi başına özel tüketimin söz konusu olduğu durum olarak (tüketim yaklaşımı) tanımlanmaktadır. Başka bir tanıma göre yoksulluk, kişilerin ve hane halkının kendileri için uygun görecekleri bir tatmin düzeyini sağlamaya yetecek bir gelire sahip olmamaları şeklinde ya da asgari yaşam standardının gerektirdiği temel gereksinimlerin karşılanabilmesi için yeterli miktarda gelirin elde edilememesi durumu olarak (gelir yoksulluğu) tanımlanmaktadır(10).

Dünya Bankasının tanımına göre ise yoksulluk, başta maddi ihtiyaçlar olmak üzere, insanın yaşadığı zamana göre belirlenen asgari ihtiyaçlarının karşılanamaması demektir. En genel anlamıyla bireylerin, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel gereksinimlerini karşılanamaması veya toplumsal standartların gerisinde kalmaması durumudur(23).

Yoksulluk ve ruhsal bozukluklar arasındaki ilişki ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile ilişkili değildir. Örneğin Etiyopya, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Zimbabwe’de gelir düzeyi düşük olan bireylerde yüksek gelir düzeyine sahip olanlara göre 1.5 - .2 kat daha fazla depresyon gözlenmektedir

Yoksulluk da işsizlik gibi ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir(34). Yoksulluk ve işsizlik; depresyon, intiharlara bağlı ölüm, alkol ve madde kullanım bozuklukları, anksiyete bozuklukları gibi birçok psikiyatrik hastalık riskini önemli oranda artırmaktadır. Yoksulluk ve işsizliğin ruhsal sorunlara neden olmasını yanı sıra ruhsal soruna ya da sorunlara sahip olmanın da işsizlik ve yoksullukla ilişkisi bulunmaktadır. Ruh sağlığı sorunu olan hastalarda olmayanlara göre işsizlik ve yoksulluk oranları daha fazladır. Ayrıca işsizlik ve yoksulluk, , ruhsal sorunları olan kişilerin rahatsızlıklarına yönelik uygun tedavi girişimlerinden yararlanabilmelerini de önlemektedir. Bu nedenle de hastalıklarının gidiş ve sonlanımı olumsuz etkilenmektedir(60). Yoksulluk, sosyal dışlanmanın en önemli nedenlerindendir(10).

Aslında yoksulluk teriminin kendisi dışlanmayı içermektedir. Çünkü yoksulluk, “yok” ve “yokluk” demektir(3).

Yoksulluk ve şizofreni arasındaki ilişki de uzun yıllardır bilinmektedir. Yoksulluğun dolaylı göstergeleri olarak kabul edilebilecek; ailenin sınıfsal konumunun düşük olması, annenin vitamin depolarının yetersizliği, gebelik sırasında geçirilen viral enfeksiyonlar, hipoksiye neden olan doğum travması ve göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek gibi değişkenler araştırmalarda sık olarak sorgulanmıştır ve şizofreni oluşumu ile ilişkisi gösterilmiştir. Ancak bu ilişkinin neden mi yoksa sonuç mu olduğu yönünde farklı görüşler bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar yoksullukla ilişkili bu değişkenlerin şizofreniye neden olduğu yönünde kanıtlar sunmaktadır(45.

Ekonomik Krizlerin erken etkileri arasında intiharlarda artış olması bildirilmiştir. İntihar biyolojik, psikolojik ve sosyal alanda pek çok öğeyi barındıran karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle de tanımlanması pekte kolay olmayan bir kavramdır. Tanımlamanın zorluğuna rağmen, Emilie Durkheim’ e göre intihar “ ölüme götüreceğini bilerek, olayın kurbanı tarafından girişilen eylemin meydana getirdiği ölüm” dür.Edwin Shneidman’ a göre ise “ intihar dayanılmaz acıları, ağır sorunları olan, şaşırmış, bozulmuş ve gücü azalmış benliğin çözüm arayıcı bir eylemidir.

İntiharın etyolojisine bakıldığında;

Biyolojik Faktörler:İntiharın etiyolojisinde, biyolojik açıdan genetik bir geçişin varlığını öne süren görüşlerden; beyin biyokimyası, nörotransmitterler vb. maddelere kadar birçok neden öne sürülmüştür.

Genetik Faktörler: Psikiyatrik bozukluklarda olduğu gibi, intihar davranışında da ailesel yatkınlık söz konusudur. Bu alanda ikiz ve evlatlık çalışmalarından ve moleküler genetik çalışmalarından elde edilen güçlü kanıtlar vardır.

Psikolojik Faktörler: Psikososyal açıdan kuramlara bağlı olarak intihara ilişkin çok sayıda yaklaşım biçimi vardır. İntihara ilişkin en önemli kuramlardan biri, Durkheim’in toplumsal yönelimli kuramıdır. Durkheim’e göre kişinin, özdeşleştiği toplum grubuyla olan bağlarının zayıflaması ve grubuna yabancılaşması intihar olaylarında başlıca etmendir. Yani bireylerin toplumla bütünleştiği, uyum sağlandığı dönemlerde intihar sayısının azaldığı, toplumdan soyutlandığı durumlarda ise intihar oranının artını ileri sürmektedir. Bu noktadan yola çıkarak Durkheim,intihar oranının evlenmemiş ya da boşanmış kişilerde evli olanlardan, dindar olmayanlarda dinine bağlı kişilerden daha yüksek olduğunu açıklamıştır. Ekonomik bunalım ya da savaş yenilgisi sonrası gibi toplum değerlerinin bozulduğu dönemlerde de intihar olaylarının arttığını saptamıştır. Bu durumu açıklarken, Ekonomik bunalımların işsizliğe neden olduğunu, işsizliğin sosyal izolasyonu arttırdığını, sosyal izolasyonun da intihar riskinde artışa neden olduğunu belirtmiştir(19).

Sonradan yapılan araştırmalarda Durkheim’i desteklemektedir. Bu çalışmalara göre intihar olaylarının ekonomik bunalımlar sırasında arttığı, ülkelerin gelişme dönemlerinde ya da savaş gibi herkesin ortak bir amaç çevresinde toplandığı durumlarda azaldığı gözlemlenmiştir.

Emile Durkheim, üç intihar tipinden söz etmektedir. Egoistik intiharlar toplumla bütünleşme eksikliğinden, altruistik intiharlar toplumla aşırı bütünleşmenin getirdiği bir görev anlayışıyla toplumun kişiye yüklediği taleplerden kaçınamamaktan, anomik intiharlar toplumsal değişimden kaynaklanan intiharlardır.

Anomik (kuralsızlık) intiharları, toplumsal bunalımlar sonucu bireyin davranışlarında uyulacak ölçülerin bulunmamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür.Bu kapsamda Durkheim, ekonomik bunalımlara özellikle vurgu yapmaktadır. Özellikle kör piyasa ekonomisi içinde yoğunlaşmış olan bu intihar türü, bireylerin davranışlarını düzenleyecek kural ve ölçülerin ortadan kalkması karşısında bireyin ufkunun ya aşırı genişlemesinin ya da aşırı biçimde daralmasının sonucu olmaktadır. Bu duruma örnek olarak Durkheim beklenmedik zenginleşme ile boşanma arasındaki doğru orantıyı gösterir.

İntiharın anlamı toplumdan topluma değişebilmektedir. Sözgelimi Katoliklik ve İslam intiharı şiddetle kınarken, Japonya da törensel intiharlar gözlenebilmektedir.

Psikolojik açıdan intihara açıklama getiren bir diğer kuram S.Freud’un psikanalitik kuramıdır. Bu kurama göre, intihar depresyonun sonunda ortaya çıkan en ağır durumdur. Psikanalitik kurama göre depresyon, kaybedilen nesneye karşı duyulan düşmanca duyguların, agresif dürtülerin kişinin kendine dönmesidir. Dolayısı ile işini kaybeden kişinin, aslında düşmanlık duyduğu nesnenin işi olduğunu söyleyebiliriz. İçe alma savunma düzeneğini kullanarak bu nesneyle özdeşleşen kişi, bu duyguları kendisine döndürür ve kimi zaman bu durum özkıyıma kadar gider.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü

Since 2005