Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Neoklasik İktisatta Pozitivist Metodoloji

GİRİŞ 

Bu çalışmanın amacı, pozitivizmin ontolojik ve bilgi-kuramsal kriti­ğinden hareketle, pozitivist yöntemin neoklasik kuramdaki yeri ve işlevini yöntembilimsel bir çerçevede tartışmaktır. Tartışmanın ilk adı­mını, doğal olarak, pozitivizmin ontolojik ve bilgi-kuramsal içeriğinin irdelenmesi oluşturacaktır. Bilginin ve bilgilenme süreçlerinin poziti­vizmin epistemik matrisleri ile sınırlandığı, bilimsel anlayışının "poziti­vizmin kendi koyup kendi çözdüğü sorunsallannca" belirlendiği ve düşünce üretiminin diğer seçenekleri dışlayan pozitivist bir tek-boyutluluğa mahkum edildiği bir ortamda -örneğin Türkiye'de- tutarlı ve kapsamlı bir pozitivizm eleştirisi birincil önem taşıyan bir çaba olsa gerektir. 

İkinci adım, doğrusal ilerleyen bir gelişim seyri tazammun eden pozitivist bilim anlayışının neoklasik metodoloji içindeki yerini belirle­mektir. Pozitivist paradigmal çerçevenin öngördüğü bilim, bir insani etkinlik olarak, insanlığın gelişimine paralel bir gelişim süreci izle­mektedir. (A. Comte'un üçlü şeması hatırlanmalı) Metafizik tortular­dan arınmış insan düşüncesi, gerçekliğin sırlarını çözecek anahtarı bulmuştur: Bilim. Anahtar kullanıldıkça esrar perdesi kalkacak, perde­ler kalktıkça da bilim gücünü ve etkinliğini artıracaktır.

İktisadın pozitivist yorumu da benzer bir grameri (izah biçimini) paylaşmaktadır. Özerk bir bilim niteliği kazanan iktisat, sürekli ilerle­yen bir gelişim çizgisi izlemektedir. Marjinalizm ise, bu çizginin ani bir ivmeyle hız kazanılan bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Böylece iktisadın, Jevons, Walras, Menger, Marshall ekseninde geliştirilmiş; öz­nel değer ve marjinal analize dayalı bir kolu olan neoklasik kuram, po­zitivist yorumuyla, iktisadın bilimselleşme sürecinde ileri bir aşamayı temsil etmektedir. 

İleri bir aşamayı temsil etme konumunun yöntembilimsel payanda­ları, pozitivist bir paradigmal düzleme dayanmaktadır. Pozitivist nesnelliK, neoklasik bilimselliğin dayanağını oluştururken, kuramın ev­rensel geçerliliği, bilimselliğin doğal bir sonucu kabul edilmektedir. Bu bağlamda neoklasik iktisadın pozitivist bilimselliğini ve evrensel geçerliğini, bilim-ideoloji sorunsalı içinde metodolojik açıdan tartış­mak gerekmektedir. Bu çalışmanın ikinci (ana) bölümünün ilgi odağı­nı bu tartışma oluşturacaktır. 

II. POZİTİVİZMİN ONTOLOJİK VE EPİSTEMOLOJİK İÇERİĞİ 

Modern bilimler, insanı ve doğayı ortak bir akıl paydasında birleş­tirerek, aklı nesnel bir bilgi üretici, insanı da ürettiği "nesnel" bilgiyle, evreni sınırsız dönüştürme gücüne ve hakkına sahip bir ontolojik ka­tegori olarak gören aydınlanma geleneğinin belirgin izlerini taşımak­tadırlar. Pozitivizm, bu "izleri", belirli bir bilgi kuramına dayandırıp sistematize eden ilk paradigmal çerçevedir. Bu ilk olma imtiyazını kullanarak pozitivizm, kartezyen rasyonalizm, anglo-sakson emprisiz-mi ve formel mantık sacayağı üzerine oturttuğu "bilimsel yöntemfni, bilgi üretiminin yegane geçerli yöntemi olarak sunmayı uzun süre ba­şarmıştır. Oysa önerdiği yöntem, batı düşüncesinin rönesans sonrası belirginleşen seküler ve hümaniter dinamiklerinin belirli bir sosyo-kül-türel çerçevede ürettiği bir felsefe kategorisinden başka bir şey değil­di. Yöntemin eksen aldığı "zaman" ve "gerçeklik" kategorileri belirli bir ontolojiye dayanırken, bu kategorilere ilişkin bilgi ve bilgilenme sü­reçleri de buna bağlı bir epistemik çerçeve içinde yer alıyorlardı. Bu bağlamda, yöntemin ontolojik ve bilgi kuramsal içeriğini irdelemek modern bilimlerin temel karakteristiklerini anlamanın ilk adımını oluş­turacaktır. 

a) Ontolojik (Varhkbilimsel) İçerik 

Pozitivizmin ontolojik içeriğini pozitivist bilim anlayışının arka pla­nında yer alan "zaman" ve "gerçeklik" kategorileri bağlamında tartışa­cağız. 

1. Zaman Kategorileri 

Pozitivizm niceliksel bir zaman anlayışına sahiptir. Bu ifademiz, zımnen zamanın niceliksel olmayan bir kavranışının da varolabileceği tezine dayanmaktadır. 

Doğu düşüncesinde zamanın kavranış biçimleri, Batı düşüncesine oranla oldukça zengin bir görüntü sergilemektedir. Bu görüntünün en çarpıcı örneklerinden birini analizimize eksen alacağız. Doğu kozmolojilerince determinantları farklı iki tür zaman kavrayışı vardır. "Edvar" ve "Ekvar" kavramlarında ifadelerini bulan bu kavrayış türlerini bir çeşit niceliksel ve niteliksel zaman anlayışları olarak algılamak mümkündür. Niceliksel zaman, ölçülebilir saatsel zamandır. Ontolojik bir kategori olarak insan, değişme ve devinimin dışsal çerçevesini bu zaman kategorisi içinde kavrar. Olgusal değişimin nicel-matematiksel analizi ancak böylesi bir zaman kategorisi içinde mümkündür. Somut bir örnek verirsek, zamanın değişken olarak girdiği fonksiyonların tü­revlerinin zamana göre alınabilirliği (df/dt) bu tür zaman varsayımına dayanmadan mümkün değildir. Öte yandan niteliksel zaman, gerçek­liğin değişme ve deviniminin yanısıra, gerçeklik bütününün anlamsal ve amaçsal parametrelerini de içeren kozmik bir süreçtir. Bu tür bir za­man "hareket" ve "irade" gibi nitel gerçekliklerden bağımsız düşünü­lemez. 

Pozitivizmin zaman anlayışı, sözkonusu zaman kavrayışlarının sa­dece niceliksel olanıyla sınırlıdır. İlerde ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, pozitivizmin ilgi ve analiz alanı, önemli ölçüde ölçülebilir olgu­sal gerçeklik kategorilerinden oluşmaktadır. "Ölçiilebilirliği" para-digmal düzleminin merkezi eksenlerinden biri haline getiren bir anla­yışın zaman kavrayışı da, doğal olarak, "ölçülebilir" bir nitelik taşıya­caktır. O nedenle metafizik çizgiler de taşıyan bir zaman kategorisinin (niteliksel zaman) niceliksel analize uygun "nesnel" süreçlere ayarlı pozitivist kavrayışın idrak alanı dışına düşmesi gayet doğal bir sonuç­tur. 

2. Gerçeklik Kategorileri 

"Mutlak gerçeklik" dışındaki gerçeklik bütününü (göreli gerçeklik) analizimize uygun bir sınıflamaya tabi tutalım: 

Göreli Gerçeklik ikiye ayrılabilir 

1. Metafizik gerçeklik

2. Göreli gerçeklik

a)  Fiilleşmemiş (potansiyel) gerçeklik

b) Fiilleşmiş (olgusal) gerçeklik

Pozitivizm, şematize ettiğimiz gerçeklik kategorilerinden sadece "olgusal" olanının varlığını kabul etmektedir. Yani pozitivist ontoloji "olgu"yu yegane gerçeklik kategorisi olarak algılamaktadır. Buna göre, ancak gözlenebilen ve deneylenebilen şeylerin (olguların) varlığı doğrulanabilir. Bunun dışında "Hakikat" yoktur, ya da var olsa bile bi­linemez. Olguların doğrudan gözlem ve analizine yönelindiği ölçüde gerçekliğin "gerçek" bir kavranışına ulaşmak mümkün olabilir.

 

Anlaşılacağı üzere pozitivizm, ontolojisini önemli ölçüde olguların aksiyomatik varlığı esasına dayandırmaktadır. Bu nedenle pozitivizmi olguların oluşum süreci değil, niceliksel zaman içindeki dizilimle­ri ilgilendirir. Doğuş ve oluşum süreçlerinin gözardı edilmesi, "ol-gu"nun tarih-dışı bir kategori olarak algılanmasına yol açmıştır. (Bu noktayı, izleyen bölümlerde neoklasik iktisat kuramı bağlamında ör­nekleyeceğiz). 

Pozitivizmin metafizik gerçekliğe sırt çevirişi, niteliği gereğidir. Ancak perspektifini olgusal kategorilerle sınırlayan pozitivizm, fiziksel (maddesel) gerçekliği de tümüyle kapsayabilme şansını yitirmektedir. Pozitivist optik içinde maddesel gerçeklik, potansiyel halde değil fa­kat, niceliksel zaman boyunca, fiilleşmiş (olgusallaşmış) görüntüleriy­le ilgi ve analiz konusu olabilmektedir. Yılmaz Öner'in de belirttiği gi­bi pozitivistin gözü "gerçeklik" adına fiili gerçeklikten gayrı olup biten­lerden başka bir şey görmüyor ve gerçekliğin iki ayrı kategorisi olabi­leceği onu hiç ilgilendirmiyor. Dayandığı gerçekliğin ve bu gerçekli­ğin "doğadaki" fenomen ya da bireylerin dönüşerek uğradığı deği­şimleri açıklama "görev ve yeteneğinin salt fiililik kategorisi içine hap-solunduğunu" fark edemiyor. İşte bunun içindir ki bilgisel "teknoloji­sini" üzerine oturttuğu ontolojik zeminin tek boyutlu olduğunun yada tersine söylersek, doğa (ya da toplumdaki) değişmenin sadece sa­at zaman içinde yapılanmamış olduğunun bilincinde değil. Bu neden­le pozitivist fiili (olgusal) gerçekliğin, aslında, virtüel (içsel) gerçekli­ğin "fiilileşmiş" bir tipolojisinden başka bir şey olmadığını göremi­yor (Öner, 1985:10)3.

Özetleyecek olursak pozitivizm, gerçekliğin bilgisi ve kavranışını üç ayrı düzeyde indirgeme (sınırlama) işlemine tabi tutmaktadır. İlkin "gerçek olan" maddesel olanla özdeş kabul ediliyor ki, bu maddesel olmayan gerçekliğin ve bu gerçekliğe ait bilginin inkârı ya da "bilinemezlik" kategorisine itilmesi demektir. Bu ilk sınırlama yalnız pozitiviz­me özgü değildir. Pozitivizm bu niteliğini, Batılı bilgi-teorik yapıların bir çoğuyla paylaşır. Yani tüm varoluşsal süreçleri maddesel kategori­lere indirgeyip mümkün tek bilgi biçiminin bunlara ait olabileceğini savunmak Batılı bilgi-teorik çerçevelerin büyük çc ^unluğunun ortak paydasıdır. Pozitivizm buna ek olarak ikinci bir daraltmayla gerçekliği ve onun bilgisini olgusal kategorilerle sınırlıyor. Bu indirgeme (sınır­lama) türü pozitivizme özgüdür. Üçüncü olarak "olgusal olan" ölçüle­bilir boyutuyla sınırlanıyor ki pozitivizmin kimi versiyonlarında bu ol­dukça belirgindir. İktisattaki "kardinal fayda" yaklaşımı buna örnek ve­rilebilir. Burada olgunun, ölçümlemeye müsait olmayan nitel yanları ya gözardı edilir ya da nicel bir baza indirgenir. Nesnellik kaygısı böyle­ce, niteliği niceliğe indirgemek sonucunu doğurur. Bu pozitivist indirgemediğinin ifrat düzeyidir. Bu düzeyde bilgi, ölçülebilir olgulara ait bilgiyle özdeştir.

Zaman ve gerçeklik kategorilerine ilişkin açımlamalarımızın göster­diği çizgide, pozitivizmin ontolojik açmazını şöyle özetleyebiliriz: Maddenin "kuwe"den "fiile" intikal etmeden, "fiiller"in ise niceliksel za­man içindeki ardışık dizilimlerinden bağımsız olarak anlaşılmaların güçlüğü, pozitivizmin zaman anlayışını niceliksel olanla, madde anla­yışını da fiilileşmiş (olgusal) olanla sınırlamıştır. Ancak bu güçlük, -biz­ce- maddenin fiilileşmemiş bir boyutunun; zamanınsa niceliksel olma­yan bir yönünün varolmadığını göstermez. 

b) Epistemolojik (Bilgikuramsal) İçerik: 1. Olguların Bilgisi-Metafizik Bilgi 

Pozitivizmin önerdiği bilgikuramsal çerçeve, pozitivist ontolojinin doğal bir uzantısı olarak kabul edilebilir. "01gu"yu, varlığı doğrulana­bilir yegane gerçeklik kategorisi olarak gören pozitivizm, bilgi evrenini de ona ait bilgiyle sınırlamıştır. Pozitivizm açısından duyum ve deneye konu olan gerçeklik dışında bir gerçeklik ya yoktur ya da bilinebilir değildir. Her iki seçenek de, pratikte aynı sonucu; olgusal olmayan bil­ginin inkârı sonucunu, doğurmuştur. Dolayısıyla pozitivistlere göre olmayan ya da bilinmeyen bir gerçekliğin sahih bilgisi de sözkonusu olamazdı. Olgusal olmayan gerçekliğe karşı takınılan bu inkâra ya da agnostik tavır, hem metafizik hem de potansiyel gerçekliğin ve ona ilişkin bilgilerinin, bilimsel analiz alanı dışına sürülmesi neticesini do­ğurmuştur. Böylece bilimsel etkinlik, duyum, deney ve gözleme konu gerçekliğin incelenmesi ile sınırlanmış olmaktadır. Özetle pozitivizm açısından bilim, bilinebilir olanı inceler ve bilinebilir olmak yalnız olgu­lara has bir özelliktir. Bu önermelerin mantıksal sonucu şöyle ifade edilebilir: Pozitivist bilim, olguların bilimidir.

Pozitivizm, böylesi bir epistemik çerçeve içinde yer alan bilim anla­yışını, gerçekliği açıklamanın yegane geçerli yöntemi olarak empoze edip, tüm alternatif açıklama biçimlerini -özellikle dinsel ve metafiziksel içerik taşıyanlarını- geçersiz varsaymıştır. Fakat dini ya da metafiziği, din ve metafizik dışı bir söylem içinde geçersiz kılmanın güçlüğü, po­zitivizmi, kendi kendini inkâr anlamı taşıyabilecek bir açmazla karşı kar­şıya bırakmıştır. Bu açmaz, bilime yüklenilen kimlik ve işlevde somut bir örneğini bulmaktadır. Pozitivizm, -tüm ladini ve anti-metafiziksel içeriğine rağmen- paradoksal biçimde, "dinselleşmiş bir bilim" anlayışı ortaya çıkarmıştır. Her soruyu cevaplayacağına, her düğümü çö­zeceğine ve en doğruyu söyleyeceğine inanılan yegane yol gösterici bir bilim, olsa olsa bir "bilim dini" olabilirdi. (Nitekim A. Comte'un ni­hai önerisi de bundan başka bir şey değildir.) Bu şekilde kavranılan bir bilim, olguları kavrama ve açıklama aracı bir ürün olmaktan çıkıp, kendisinden medet umulan, kişilik kazanmış bir varlık halini alır. Açıktır ki burada bilim, insanal bir etkinlik ve bilgi kategorisi ola­rak değil, iradi bir işlev yüklenerek kimliklendirilmiş bir ontolojik kategori olarak algılanmaktadır ki bu, başlangıçtaki bilgi ve bilim varsayımlarıyla açıkça çelişmektedir. Dahası, bilime yüklenilen -yukarıda nitelikleri tasvir edilen- işlev, metafiziksel bir işlevdir. Oysa bilgisel ve ontolojik kategorilerin metafizik bir içerik ve işlev taşımadı­ğı varsayımı, pozitivizmin merkezi tezidir.  

Örneklersek; bilimin üstlen­diği varsayılan en doğruyu söyleme her güçlüğü yenme ve yol gösterme (irşad) işlevi, anlamla bitişik amaçsalhktan bağımsız değil­dir. Zira "yol"un hangi "gaye"ye doğru, "niçin" gösterildiği, anlamsal ve amaçsal parametrelere ("hikmet"e) bağlı bir sorudur. Oysa poziti­vizmin anlambilimsel alanında "hikmet" kavramına yer yoktur. Poziti­vist semantiğin "niçin" sorusu karşısındaki konumu, bilmediği bir ko­mutla karşılaşan programlanmış bir bilgisayarın konumundan farksız­dır. Komutu anlamsız bulur, cevap vermez ya da hata verir. Nitekim po­zitivizmin, hayatın temel "niçin"leri karşısındaki cevapları, örnekleme­deki bilgisayarınkinden farklı olmamıştır. Sözkonusu "niçin'leri cevap­layacak bir derinlik kazanmak için pozitivizmin, bir "kendi kendini in­kâr" süreci yaşaması gerekmektedir. 

2. Nesnellik Argümanı 

Pozitivist bilgi kuramı, olguların nesnel olarak kavranabilirliği tezi­ne dayanır ve bu tez özne-nesne ayrımı, öznenin nesneyi objektif (nes­nel) bir şekilde gözleyebileceği argümanlarıyla gerçeklendirilmeye ça­lışılır.

İlkin, öznenin nesneden ayrı ve bağımsız olduğu varsayımı yapılır. (Bu varsayım bazen kanıtlanmaya çalışılan bir hipotez olarak da karşı­mıza çıkabilir) Özne, duyum, deney ve gözleme dayanarak nesneyi kavrayacaktır. Gözleme-kavrama-açıklama çabasını nesnel kılabilmek için, insanı da içine alan olay, olgu ve süreçler, nesnel bir alan ya da nesnelleştirilmiş bir alan olarak kabul edilirler. Kişinin (öznenin) göz­leme sürecinin -dolayısıyla gözlem sonucunun- değer yargıları ve ide­olojik yönelimlerden etkilenme düzeyi, ya hiç dikkate alınmaz ya da önemsiz bulunup ihmal edilir. Pozitivist bilim, işte bu varsayımlar altın­da, sözkonusu süreçlerden geçerek üretilen "bilimsel bilgi"nin nesnel (değer yargılarından bağımsız, kişiye göre değişmeyen) bir karakter taşıdığı iddiasındadır. 

Dayanılan varsayımları yanlışlayıp geçersiz kılacak argümanları ge­liştirmek zor değil. Örneğin özne-nesne ikilemine ilişkin pozitivist ayırım, özellikle insanı ve toplumu konu edinen disiplinler için tümüy­le geçersizdir. İnsan bilimlerinde incelenen nesne, kendisi hakkında ortaya konulan kategorilere ve öngörülere bağlı olarak her an etkile­şime girebilmek konumundadır. Diğer bir deyişle nesne aynı zaman­da da bir öznedir ve bu özelliği ile de kendi geleceği üzerinde özgür iradesini kullanmak tasarrufuna sahiptir. Pozitivizmin en temel özelli­ği kendi konumuna olan körlüğü ile, özellikle insan bilimlerinde, in­celenen nesnenin özne olma yönünü görmemesidir. Böylece pozitivist anlayış, tüm bilgiyi egemenlik kurmak istediği -insanları da içeren- bir alanı nesneleştirerek, araçsal aklın denetimine sokan ve edilgenleş-miş bir alanın öngörülebilir (geleceğin belirli kılınabilir) olmasını sağ­layan bilim etkinliğinin emrinde görmektedir. Gerçekte insan, sözko­nusu bilimsel etkinliğin içinde yeralmaktadır ve bilgi konusu olgular insanların edilgen olarak ve duyuları aracılığıyla algıladığı bağımsız nesneler olarak düşünülemezler. İnsanlar olguları nesnel ve tarafsız olarak değil, etken ve kendi istemlerinin doğurduğu eylem biçimle­rinin yönettiği doğrultuda algılarlar (İnan, 1984: 85-88). Popper'ın ifadesiyle "gözlem, bizim yoğun biçimde işlev aldığımız bir süreçtir. Gözlem, bir algıdır, fakat tasarlanmış ve önceden düzenlenmiş bir al­gıdır (Popper, 1972: 342) Gözlemin bu nitelikleriyle pozitivist nesnel­lik şartını (ya da şartlarını) sağlayamayacağı gayet açıktır. 

Nesnellik kavramı üzerindeki ısrarlı vurgumuz, onun pozitivist kav­ramsal sistem içindeki merkezi konumundan kaynaklanmaktadır. Yanı-sıra bu kavram, bilginin nesnelliği, bilgi üretme süreçlerinin evrensel­liği, kuramların evrensel geçerliği, bilimin değerden bağımsızlığı, değer-olgu ikilemi ve en genelde bilim-ideoloji sorunsalının vazgeçil­mez bir yöntembilimsel parametresidir. İzleyen bölümde bu paramet­renin, pozitivist işleviyle, neoklasik iktisat kuramında oynadığı rolü tesbite çalışacağız. 

III. NEOKLASİK İKTİSATTA POZİTİVİST YÖNTEM 

Neoklasik kuram, iktisatta egemen olma konumunu bir yüzyıldır korumaktadır. Bu dönem içerisinde tarihçi ve kurumcu okul veya marksist iktisat, neoklasik paradigmaya Kuhn'cu anlamda bir "bunalım dönemi" yaşatacak etki gücüne ulaşamamışlardır. Sraffa örneği çıkış­ların, neoklasik hegemonyayı sarsacak düzeyde etkin olabildiği de ol­dukça tartışmalıdır. Kuramın sınandığı pratikte ise, neoklasik iktisat Batılı ekonomilerin fiili bunalım dönemlerine koşut bir kuramsal bu­nalım yaşamış, ancak 1930'larda olduğu gibi, Keynesgil makro çözüm­lemelerle yenilenerek varlığını sürdürebilmiştir.

Neoklasik iktisadın uzun süreli egemenliğinin gizemi acaba hangi dinamiklerde yatıyordu? Bu sorunun cevabını bir yönüyle, neoklasik kuramın ürettiği yöntembilimsel illüzyonlarda aramanın doğru olaca­ğını düşünüyorum. Marjinal analizin, koordinatları niceliksel bir zaman ve olgusal bir mekân eksenlerince belirlenmiş homojen bir matematiksel sisteme dayalı, eksiksiz izlenimini uyandıran mü­kemmelliği, felsefi derinlikten yoksun iktisatçıları uzun süren bir 'kış uykusu'na yatırmıştır. (Değişik çizgileri izlemekle birlikte, marjinaliz-min sınır ve açmazlarının farkında olan Veblen, Robinson, Sraffa, Ba-umol türü iktisatçıların haklarını saklı tutalım). Oysa sözkonusu mate­matiksel sistem "uzay-zaman"a ilişkin belirli bir felsefi kavrayışa daya­nıyordu ve daha da önemlisi, sistem bize bir gerçeklik açıklaması değil; gerçekliği açıklamanın bir aracını sunuyordu. Bir aracın yetkinliği ise, ait olduğu felsefi gramerin doğruluğunu zorunlu kıla­mazdı. Marjinal analiz, neoklasik iktisadın işte bu tür bir matematiksel sistemden türetilen ve Kartezyen-pozitivist anlam alanında kullanılan kuramsal bir aracından başka bir şey değildi. Fakat bu aracın "nesnel doğru" üretmedeki yetkinliği -açıkça ifade edilmese de özelde neok­lasik iktisadın genelde de bir bütün olarak iktisat biliminin- bilimselli­ğinin en önemli gerekçelerinden birini oluşturmaktadır. "Marjinal devrim" türü nitelemeler, marjinalizmin iktisadın "bilimselleşme" sü­recinde bir dönüm noktası olarak algılandığını göstermektedir. Oysa marjinal analizin yetkinliği ile kuramın doğruluk, geçerlilik ve bilim­selliği arasında olumlu ve zorunlu bir korelasyon kurmak mümkün müydü? Bu soruyu, pozitivist bilimsellik ve neoklasik metodoloji bağ­lamında tartışarak cevaplandırmak gerekiyor. 

a) Pozitivist Yöntem ve Neoklasik İktisadın Bilimselliği: 1. Kartezyen-Pozitivist Semantik ve Neoklasik İktisat 

İktisadın bilimselliğini irdelemede ilk adım, yöntemini ve konu edindiği alanın sınırlarını belirlemektir. Batılı iktisat, realitenin bağım­sız bir iktisadi yanının varolduğu varsayımına dayanır, yani realite par­çalanabilir bir bütündür ve bu bütünün bizatihi gerçekliğe sahip par­çalarından biri de iktisadi olgular alanıdır. İktisadın bir bilim olarak özerkliği zimnen bu varsayıma dayanmaktadır.

Gerçeklik, önce fiziksel-sosyal ayırımıyla iki kategoriye bölünür. Bunu, gerçekliğin -bu ayırıma ilişkin- ikincil bölüm(leme)leri, binm(leme)leri izler. Gerçekliğin önce bir ayırım (fiziksel-sosyal) içinde, sonra da parçalanabilir alt bölümler halinde kavranışının, modern dü­şünüşün dualistik yapısıyla ilgisi açıktır. Gerçekliği fiziksel-sosyal ola­rak ayıran bu ontolojik ikilem, kanımca Batı'nın kartezyen düalizmine bağlanabilir.  

İktisattaki pek çok kavram ve kategori de gerçekte kar­tezyen bir anlambilimsel alan üzerine oturtulmuştur. Özellikle ne­oklasik iktisadın yöntem-bilimsel çatısı pozitivistik bir kartezyen se­mantiğe dayalıdır. Bilimsellik tartışmasının temel argünmanları -"değer'den bağımsızlık", "la-ahlakilik" "pozitif-normatif ayırımı"- böylesi bir semantik içinde üretilmişlerdir. Pozitivistik "iktisat-ahlak", "pozitif-normatif ayırımları, özü itibariyle kartezyen ikilemlerdir. Bu ikilem­leri, gerçekliğin ruh-madde ikiliği içindeki (felsefi) kavranışının ikti­sat-ahlak düzlemindeki uzantıları olarak da görmek mümkündür. Ger­çekliğin değerden tecrid edilmişliği, daha ileri düzeyde, Batı'nın "bil­gi "yi "hikmet"ten ayıran düşünsel matrisleriyle ilintilendirilebilir. 

Neoklasik iktisat pozitif-normatif ikilemi içinde algılanan iktisadi gerçekliğin bilimsel analizini, gerçekliğin pozitif boyutuyla sınırlar. Bi­limsel çözümlemede, sözkonusu ikilemin pozitif kanadına verilen önem, bilimselliğin ancak olgusal gerçeklik içinde sözkonusu olabile­ceğini savunan pozitivist yöntemin neoklasik iktisattaki ağırlığından kaynaklanmaktadır. Sosyal bilimlerde "pozitif olma" niteliğinin kut-sanmışlığını sistematize edilmiş ifadesiyle ilk kez Auguste Comte'da buluyoruz. İktisat kuramında ise "pozitiflik vurgusu, neoklasik kuranı la belirginleşmiş ve pozitif-normatif ayırımı iktisadın egemen metodo­lojik ikilemlerinden biri olarak iktisat literatürüne girmiştir. Neokla­sik yöntemin temeli olan öndeyilerin doğru, gerçekçi ya da geçerli olması ilkesi, kaynağını bu ayırımdan ("pozitif-norma­tif iktisat ayırımı) almaktadır. Ekonominin değer hükmünden ba­ğımsız niteliği neoklasiklere göre, yalnız mantıksal değil, aynı zaman­da, yöntembilimsel bir ön gerekliliktir4. Davranışlara dayalı önerme, varsayım ve hipotezlerden ancak doğru ve gerçek öndeyiler, betimlemeler çıkarılabilir. "Değerlendirmeye" özgü sonuçlar ise çıkarılamaz ya da çıkarılmamalıdır. (Kepenek, 1979: 30; Görün, 1979:17). 

2. Neoklasik Olguculuk ve Nesnellik 

Pozitivizmin "var olan"ı, olgusal olana indirgeyen metodolojisi, ne­oklasik okulun (iktisadın) hem içeriksel hem de yöntemsel çerçevesi­ni önemli ölçüde belirlemiştir. Olguların altındaki insanal ilişkileri gözardı edip, gözlem alanını dışsal görüntülerle sınırlamak ve görüntüler (ya da görüngüler) arası ilişkileri bulmakla yetinmek -ki neoklasik ikti­sadın yaptığı da bundan fazla bir şey değildir- maddenin potansiyel gerçekliğini olgusallaşan boyutlarıyla var kabul etmekle özdeş sayıla­bilecek bir tutumdur. Neoklasik iktisatta pozitivistlerin dış görüntüle­rin ötesine gitmeyi reddetme tutumlarına sınıfsal bir anlam yükleyen Marksist kuram, bu tutumun yöntembilmsel sonuçlarına şöyle işıret etmektedir: "Bilinen iktisadın özelliği, olguları şimdiki deneyde görül­düğü gibi, ampiriklerin biçiminde kaydetmek ve aralarındaki ilişkileri saptamaktır. Kopernik'ten önce astronominin yaptığı da buydu: Gü­neşin ve diğer gezegenlerin dünyanın etrafında döndüğü izlenimini veren yıldızların görüntülerini not etmek... sadece fiyat eğrileri çiz-, mek, konjonktür dalgalanmaları ile oyalanmak ve işleme mekanizma­larını anlatmakla yetinen iktisatçı, en ince matematik yöntemleri ve en modern ekonometri tekniklerini uygulasa bile, dış görüntülerin esiri olarak kalıyor demektir5 (Garaudy, 1975:133-134). 

Batılı iktisadın olguculuğunu "emek" ve "değer" kavramları özelin­de belirginleştirelim: Neoklasik iktisat açısından "değer", öznel fakat olgusal bir kategoridir. (Olgusal olmasının yöntembilimsel anlamı, ana­liz konusu yapılabilir olmasıdır). Bu, öznel değere dayalı neoklasik ku­ram kadar, emek-değere dayalı klasik kuram için de geçerlidir. Yani değerin olgusallığını klasik ve neoklasik kuramları birleştiren ortak pozitivist paydayı oluşturmaktadır. Aynı pozitivist paydaya, emek-kura-mı açısından klasik iktisadın devamı sayılabilecek marksist iktisadı da dahil edebiliriz. Bu bağlamda, bir bütün olarak batılı iktisadın, ana pa­radigmaları itibariyle, pozitivist bir içeriğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Değer, bir yandan, niceliksel bir emek-zaman'a dayandırılırken (klasik ve marksist iktisat); diğer yandan öznel zah­metle temellendirilen marjinal bir olgu (neoklasik iktisat) olarak de­ğerlendirilmektedir. Değer'in ölçülebilir emek-zamanla ya da marjinal bireysel, öznel zahmetle açıklanması ne ölçüde mümkündür. Bizce "emek" ve "değer", sadece "bireysel"e ilişkin kategoriler değillerdir. Bireyselliklerinin yanısıra toplumsal bir içerik de taşırlar. Fa­kat emeğin (ve değerin) bireysel ve toplumsal içerikleri birbirinden ayrıştırılabilir değildir; yani emek bütünü şu oranda bireysel ya da toplumsaldır denemez' Yanısıra, emek ve değer sadece olgusal ya da maddesel kategoriler de değillerdir. Emek sahibinin iradesi ve emek harcama ediminin nihai gayesinde somutlaşan maddesel olmayan içe­rikleri de vardır. 

Neoklasik kuram, olguculuğun doğal bir sonucu olarak, iktisadi ka­tegorileri tümüyle nesnelleştirir ve nesnel analize uygun varsayımlar seçer. Kuramın bu niteliğini, sermaye kavramı (kategorisi) ve rasyona-lite ilkesi (aksiyomu) bağlamında irdeleyelim: Neoklasik yaklaşım ser­mayeyi, belli nitelikte bir nesne düzeyine indirger. Bu, sermayenin üre­timden alacağı pay için daha doğrusu marjinal verim kavramı için, bir zorunluluktur. Üretimden pay alacak öğenin "nesnel" olması, diğer üretim etmenleri ile birlikte, marjinal verimliliğine göre -teknik koşul­lar- belirlenecek göreli payının ortaya konması için gerekliydi. Bu yargı sonucu sermayenin üretimden alacağı pay bir "artık" ya da kalıntı de­ğil; haklı birgetirim sonucudur (Kepenek, 1979: 92).

Neoklasik iktisatta nesnellik optiği, üretilen kavramsal kategoriler kadar, dayanılan varsayımlar (ya da aksiyomlar) için de gözetilmekte­dir. Örneğin kuramsal analiz için gerekli "nesnel bilgfnin türetilmesi, büyük ölçüde, iktisadi karar birimlerinin "rasyonel" davranmalarına bağlı görünmektedir. İktisadi birimlere ilişkin mantıksal-matematiksel analiz, bu varsayım altında belirlenebilir sonuçlar vermektedir. Yani pozitivist nesnellik ve rasyonalite ilkesi arasında bilgi-kuramsal bir zo­runluluk ilişkisi vardır. Bu açıdan rasyonalite ilkesi, "la-ahlakilik" ve "değerden bağımsızlık" argümanlarıyla birlikte, iktisadi davranışla­rın pozitivist formülasyonunu mümkün kılan işlevsel bir rol oynamaktadır. 

Rasyonalite ilkesinin iktisattaki yeri ve kullanımı yalnızca "amaçlara uygun araçları seçme" anlamıyla sınırlanamaz. İlkenin kavramsal çerçe­vesi, daha geniş bir anlam alanını kapsamaktadır. Öyle ki, ilkenin kav­ramsal yüküne, "homoeconomicus" tipi bir insan anlayışının tüm ikti­sadi süreçleri nesnel ilişkilere (ya da kategorilere) indirgeyip, ınsan-in-san, insan-toplum, ve insan-eşya ilişkilerini nesneleştiren bir tür ikti­sadi pozitivizmin etkilerini de dahil etmek gerekmektedir. Örneğin üretici ve tüketicilerin kâr ya da zararlarını ençoklaştırma amaçları, ras­yonel iktisadi davranışlarının hem bir gereği hem de bir sonucudur. Bunun "iktisadi davranan insan" (homoeconomicus) anlayışıyla ilgisi açıktır. Öte yandan, amaçların bu tür bir formülasyonu, ilişkilerin nesnel-marjinal analizini mümkün kılmaktadır, ancak temel "güdü"sü, kâr, zarar, fayda gibi tekil bir çıkar kategorisine endeksli rasyonel in­san, gerçek insanı değil, hipotetik bir insan kategorisini temsil etmek­tedir. Bu kategoriye ilişkin davranışsal kalıplar sınanabilir olmaktan çok, aksiyomatik bir karakter taşırlar. Bu nedenle neoklasik rasyonali-te kategorisi, sınama alanının dışında kalmaktadır ki bu "smanabilirli-ğin" neoklasik analizdeki işlevini sınırlamaktadır. 

3. Pozitivist Sınırlanabilirlik ve Neoklasik Çözümleme 

Neoklasik tahlilde yöntem, akılcı, soyutlayıcı, tümdengelimci, mate­matiksel, denge tahlili olarak nitelenebilir. Fakat, değer ve bölüşüm teorisi dışında, neoklasik okul, tümdengelim yanında, Jevons, Fischer gibi iktisatçıların, tümevarım yöntemini de kullanmalarına rağmen mantıksal analizin egemen niteliğinin tümdengelimsel olduğu söyle­nebilir (Kazgan, 1978:123). 

Neoklasik iktisadın bilgi üretiminde tümelden tikel'e dedüktif bir yöntem izleyip, tümel bilgiyi bilgi hiyerarşisinin tepesine yerleştirme­si; Aristo'nun tümel bilgileri en yüksek bilgi türü kabul eden, ancak gerçek bilgiyi -pragmatik yararı belirgin bilgi anlamında- tikel nesnele­rin bilgisinde arayan bilgi kuramını hatırlatıyor. Aristo'ya göre, tümel bilgiler, tikel bilgilere ulaştıran yol olarak değer taşırlar (Hacıkadiroğ-lu, 1981: 57). Neoklasik iktisatta da ulaşılması amaçlanan bilgi "tikel"in bilgisidir. Bu nedenle neoklasik iktisat makrodan ziyade mikro çözüm­lemeye ağırlık verir. Ancak tikelin bilgisine, tümel bilgi aracılığıyla va­rılabileceği için tümel nitelikte, evrensel doğru (olduğu varsayılan) önermeler, kuram'da önemli bir yer tutar. Bu önermelerin formülasyo-nu, tümdengelimsel mantığa uygun, soyut matematik aracılığıyla ger­çekleştirilir. Bu bağlamda, neoklasik iktisatta yoğun matematik kulla­nımı bir bakıma zorunlu olmaktadır. Önermeler, büyük ölçüde, hipote­tik nitelikte, şartlı sentetik önermelerdir ve bunlar çoğunlukla sınama sürecinin dışında bırakılırlar. Özellikle varsayımları ifade eden önerme­leri sınama alanının dışında bırakmanın ideolojik içeriği açıktır. Bu noktayı, kuramı bilim-ideoloji sorunsalı içinde tartışırken açıklayaca­ğız. 

Neoklasik kuramd varsayımların doğruluğunun değil, ön­deyilerin gücünün önem taşıdığı görüşü belirgindir. Neoklasik kuram'a göre ekonominin "bilimselliği" iktisadi olgularla ilgili "doğ­ru", "gerçek" öndeyiler geliştirilmesine bağlıdır. Kuramsal önermele­rin ve hipotezlerin "yanlışlanabilir" olması, bunların bilimselliği için tek ölçüt niteliğindedir. Önerme, varsayım ve hipotezlerin diğer özel­likleri önemli değildir. Önemli olan öndeyilerin geçerliliğidir. İster salt kuram düzeyinde olsun, ister aşırı deneyci, uygulamacı bir yakla­şımla ele alınsın, iktisadi olgular, neoklasik kurama göre, ancak önde-yilerle açıklanabilir6 (Kepenek, 1979: 30). 

Popperyen pozitivist yanlışlanabilirliğin yanısıra, mantıksal deney­ci doğrulanabilirliğin de neoklasik iktisatta kullanım alanı bulduğu söylenebilir. T. W. Hutchison,' "doğrulanabilirlik" yanlılarına örnek gösterilebilir. Mantıksal pozitivist söylem, anlamlığı doğruluğa indir­gerken, anlamla bitişik amaçsallığı dışlayarak nedenselliği ön plana çıkarır. Önermeler, doğrulanabildiği ölçüde anlamlıysa, insanın örne­ğin hayata yüklediği anlam ve bu anlamda belirginleşen amaçları, doğruluğu sınanabilir önermeler olarak formüle edilemeyeceklerin­den, çözümleme alanının dışında kalacaklardır. Böylece bilimsel analiz alanı, olay, olgu ve olgulararası ilişkileri ifade eden doğrulanabilir önermeler alanı olarak belirlenecektir. Doğrulanabilir önermelerden oluşmuş bir iktisat kuramı ise, doğal olarak, toplumsal gerçekliğin "değer" ve "anlam" kategorilerinde ifadelerini bulan boyutlarını devre dışı bırakacaktır. 

Öte yandan Popper, doğrulanabilirlik yerine, yanlışlanabilirliği koymakla bilimsel analiz (sınama) yöntemine sanıldığı kadar önem­li bir değişiklik getirmemiştir. Zira, bir şeyin (olgu, süreç, ilişki biçimi ya da gerçekliğe ait tüm "oluşlar") varlığını ifade eden hipotezlerin yanhşlanması, yokluğunu ifade eden hipotezle­rin doğrulanması süreci ile aynı metodik-semantik alanı pay­laşır. Hipotezin formülasyonu, olumlu ya da olumsuz bir gramatik çerçeveye sahip olabilir. Oysa Popper'in yanlışlanabilir tümel önerme­leri, çoğunlukla, "hayıflanabilir olumlu gramatik ifadelerden oluşur. Gerçekte "hayır'larlanabilen olumlu gramatik tümel ifade, "evet'lene-bilen olumsuz tikel ifadeden çok farklı bir sınama süreci gerektirmez. Örneğin; "Tüm enflasyonist süreçlerde, davranışsal sorunlar vardır" önermesini yanlışlamak için, "Bazı enflasyonist süreçlerde davranışsal sorunlar yoktur" önermesini doğrulayacak "örnek"in "tikel değil"ini (olumsuzunu) getirmek yeterli olabilecektir. 

Neoklasik iktisatta, sınama sürecinin "irdelenmezse olmaz" özellik­lerinden biri de statik denge varsayımıdır. Öyle ki, neoklasik analiz, önemli ölçüde bir statik denge tahlili olarak kabul edilebilir. Her ne ka­dar denge tahlili Marshall'da kısmi, Walras ve Pareto'da genel ise de, statik olmak her ikisi için geçerlidir. Böylece yapılan tahlil'de, "zaman", yani iktisadi sürecin dengeye kadar geçirdiği zaman ihmal edilmiştir. (Kazgan, 1978:124) Bu bağlamda neoklasik çözümlemede zaman fak­törünü dikkate alan dinamik denge tahlillerinin giderek önem kazan­maya başladığı öne sürülebilir. Ancak, neoklasik denge analizine dina­mik bir içerik kazandırma çabaları zaman'dan bağımsız sabit bir sosyal yapı varsayımını aynen korumaktadır. O nedenle bu çabaların, neokla­sik analizi, statik denge analizi olmaktan çıkardığını söylemek bizce mümkün değildir. 

Statiklik varsayımı, mikro ve makro büyüklükler arasındaki ahenk ve uyumun bir kural, uyumsuzluk ve dengesizliğin bir istisna olduğu varsayımı ile iç içedir. Bu içiçeliğin sonraki bölümde irdeleyeceğimiz ideolojik bir içeriği vardır. 

b) Pozitivist Bilimsellik ve Neoklasik İktisadın İdeolojik İçeriği 

Pozitivist bilim anlayışı kesin bir bilim-ideoloji ayrımına dayanır. Bu­na göre bilim, gerçeklik hükümleri üzerine kuruludur ve ideolojilere kendi niteliğini veren değer hükümlerini kapsam dışı bırakır. İdeolo­jik bilginin göreli ve sübjektif niteliğine karşın bilim, "nesnel doğru­ları değişse bile doğrusu mutlak olan" bir bilgi kategorisini temsil eder. Bilime göreli bir mutlaklık izafe eden bu anlayış, ideolojilerin gö­recelilik ve öznelliğini vurgulayarak, bilim-ideoloji sorunsalını çözdü­ğü itibaını uyandırmıştır. Bilim konusunda etkinliğini uzun süre de­vam ettiren pozitivist söylem, böylece, bilim-düşünce çevreleri ve top­luma dogmatik bir "bilim inancının" yerleşmesine neden olmuştur. Öyle ki, insanal üretimin tarihsel-sosyal göreceliğini sarahatle vurgula­yan Manc'da bile, bir insanal ürün olan bilime ilişkin belirgin bir eleş­tirel tavır göremiyoruz. Aynı çizgide Althusser, bilimin idealist içeriğin­den sözederken, maddeci bir içerik kazandırılarak bilimin kurtarılabi-leceğini ima etmektedir.

Yanılgının kaynağında, bir araç-ürün olan bilimin, kişinin kullanımından bağımsız bir nesnelliğe sahip olduğu varsayı­mı yatmaktadır. Yani araç-bilim, ideolojiden bağımsız- Lange'nin ifade­siyle- bir prakseolojik kategoriyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, bilim-ideoloji sorunsalı bir araç-amaç sorunsalına dönüşür. Gerçekte ara­ca şeklini veren şey amacın kendisidir. Amaç ise ideolojik bir kategoridir, yani araç, amaca götüren süreçlerde, amaca iliş­kin ihtiyaçların ortaya çıkardığı bir olgudur. O nedenle her ara­cın farklı amaçlar için aynı ölçüde kullanışlı olabileceği iddiası tartış­ma götürür. Aracın olgusal gerçekliği -"nötr"lük intibaı uyandırıyorsada- amaçsal bir içeriğe sahip olmak durumundadır. Fakat bu, belirli bir araçsal süreçte üretilmiş bir aracın, farklı amaçlar için kullanılamayaca­ğı anlamına gelmez, yani aracın farklı amaçlan için kullandım esnekliği sıfır değildir...fakat sonsuz da değildir. Aracın aynen ya da uyarlanarak kullanılma imkanı vardır, fakat araç daha çok içinde üretildiği süreçlerin nihai amacına hizmet eder. O nedenle insanal bir araç-ürün olan bilimi, sahip olduğu felsefi ve sosyo-kültürel matrisler­de ifadesini bulan ideoloji yüklü amaçsal süreçlerden soyutlamak mümkün değildir. 

1. Neoklasik İktisadın İdeolojik Bilimselliği: 

Pozitivist bilimsel analiz, olgusal gerçekliğin analizidir. Bu nedenle ideolojik sorunsallar, nesnel analize uygun olgusal kategorilerle ifade edilebildikleri ölçüde bilimsel analiz kapsamına alınırlar. Böylece bilim­sel analizin "nesnellik" ölçütünden ödün verilmemiş olur. Bu ödünsüz tavrın tabii sonucu ise, nesnellik maskesine bürünmüş ideoloji­nin meşrulaştınlmasıdır. Neoklasik bölüşüm ve genel denge mo­delleri özelinde bu olguyu örnekleyelim: Neoklasik kurama göre, gelir bölüşümü fiyatların bir sonucudur. Fiyatlar da nesnel iktisadi süreçle­rin ortaya çıkardığı değişkenlerdir. Böyle olunca, mevcut bölüşüm biçimi, nesnel süreçlerin nesnel bir sonucu olmaktadır. Yani nesnellik bir tür meşruiyet tazammun etmektedir ki bu nesnel-bilimsel analizin egemen bölüşüm biçimini -dolayısıyla bu bölüşümden çıkarı olanları-koruma amacını güden ideolojik bir işlev yüklendiğini göstermekte­dir.

Walras'ın genel denge modeli, neoklasik kuramın ideolojik içerik ve işlevinin tipik bir başka örneğidir. Walras'ın sistemi, faydayı mak-simumlaştırmanın itici güç olduğu bir mübadele ekonomisinde, tam rekabet şartlan altında maksimum toplam faydanın sağlanacağını gösteren soyut bir sistemdir. Oldukça sınırlayıcı (kayıtlayıcı) ve gerçek­le pek az ilişkili varsayımlar altında sistem, bütün ekonomilerde, bütün mal ve üretim girdileri fiyatlarıyla, bütün mal fiyatlarının birbirleriyle tu­tarlı olacakları bir düzeyde teşekkül edeceğini gösterir. Parametreler değişmedikçe sistem istikrarlıdır; parametreler değiştiğinde de bü­tün sistem, yeni duruma intibak etmek üzere, tekrar birbirleriyle tutar­lı fiyat ve miktarlara erişinceye kadar değişir. Sistemin çözümünün bi­ze gösterdiği sonuç şudur: Bir mübadele ekonomisinde, tam rekabet şartları altında toplam fayda maximize edilir. Sonucun ideolojik içerik ve işlevi oldukça açıktır. İdeolojik yönüyle sistem, tam rekabet şartları altında toplumun maximum refaha erişeceğini gösterir ki bu Adam Smith'in "görünmez el" inin matematiksel ifadesinden başka bir şey değildir (Kazgan, 1978:137). Walras, kendi ideolojik çizgisinin gerek­tirdiği toplum ve düzen varsayımını matematiksel olarak ispat etmeye çalışmıştır. Nesnel-matematiksel analiz, böylece ideolojik bir işlev yüklenmiş olmaktadır. 

Walras modelinin bir diğer ideolojik boyutu, statik denge varsayı­mında somutlaşmaktadır. Dengenin statikliği "sosyal yapının değiş­meyeceği varsayımının" (Bulutay, 1972: 76) yapılmasını zorunlu kılar. Zira değişen bir sosyal yapıda denge sabit kalamaz. Burada sabit sos­yal yapı varsayımının, öngörülen düzenin sürekliliğini ifade eden ide­olojik bir içerik taşıdığı açıktır. Popperyen-pozitivist yöntemin, varsa­yımları sınama sürecinin dışında bırakması olgusu da, benzer fakat da­ha genel bir ideolojik nedene bağlanabilir: Varsayımlar, kuramın ide­olojik içeriğinin "açık-seçik"leştiği ifadelerdir. Onları sınama alanının içine almak, kuramın dayandığı ideolojiyi sınama-sorgulama sürecine dahil etmekle eşanlamlıdır. Friedman'cı (Popperyen-pozitivist) yöntemin yaptığı ise, varsayımlarda ifadesini bulan ideolojiyi sorgulanabilir bir kategori olmaktan çıkarmak olmuştur. 

2.   Neoklasik İktisadın İdeolojik Determinatlan: Bireycilik, Faydacılık, Akılcılık 

Neoklasik iktisadın bireyciliğini ve atomist akılcılığını, batı düşün­cesinin, bireyi merkeze alan insan-merkezci parametrelerinin doğal bir sonucu olarak düşünmek mümkündür. İktisadi faaliyetlerde özgür-akılcı birey kategorisi, bireye duyulan sınırsız güven ve inancın, neok­lasik kuramdaki ifadesidir. Bireysel özgürlük ve rasyonalite, kişi refahı kadar, toplum refahı ve iktisadi denge'nin de ön koşulu ve güvencesi­dir. Öyle ki, birey kendi yararı ve çıkarı doğrultusunda "özgürce" ha­reket ederken -bilinçli ya da bilinçsiz- toplum yararına da hizmet et­mektedir. 

Neoklasik iktisadın insan ihtiyaçlarının sınırsız, bu ihtiyaçları karşı­layacak kaynakların ise kıt olduğu varsayımı, faydacılık akımı içinde yer alan ve doğal insan davranışının acıdan kaçınma, zevk ve mutluluk ve­recek şeylere yönelme olduğu düşüncesiyle birleştiğinde, sınırsız ih­tiyaçlarla sınırlı kaynaklar arasındaki dengenin en iyi biçimde insanın özgür ve akıla iradesiyle kurulacağı, yani insana karışılmadığı sürece mutluluğun artacağı varsayımı ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede yer alan anlayışın felsefi (ontolojik) ilkesi ise doğal varlığın birey oldu­ğudur. Buna göre toplum, bireylerden oluşan yapay bir olgudur. Bu temel varsayım kabul edilince her bireyin kendi özgür ve akılcı irade­siyle kendi bireysel mutluluğunu artırması sonucu "en çok sayıda in­sanın en büyük mutluluğunu" gerçekleştireceği de doğal bir mantık­sal sonuç olarak kabul edilmiş olmaktadır (Köker, 1984: 202-3).

Neoklasik iktisadın bireyci-nesnelliği, iktisadi; insan-insan, insan-toplum ilişkilerini dışlayıp, insan-eşya ilişkileri üzerin­de yoğunlaşan, sosyal içerikten yoksun bir disipline dönüş­türür ve bireyin iktisadi karar verme süreçlerini salt mantıksal -ve nesnel- bir tercihler sıralamasına indirger. Örneğin Robbins, iktisadı, kıt kaynakların alternatif amaçlar arasındaki dağılımını inceleyen nötr (yansız) bir bilim olarak tanımlarken, tüm iktisadi ilgi, ilişki ve sü­reçleri insan-eşya ilişkileriyle sınırlamış olmaktadır. Sosyal ilişkileri in­celeme dışı bırakan böyle bir sınırlama, iktisadı, bir sosyal bilim olmak­tan çıkarır (Lange, 1975: 277). İktisadi olguya birey-nesne ilişkisinden öte bir gerçeklik tanımayan bu yaklaşım, iktisadi sorunu bir optimizas-yon sorununa, iktisâdı da bir "prakseolojik" kategoriye indirgemiş olur. 

İktisadi sorunu, sınırlı kaynaklan, "sınırsız ihtiyaçlara"7 bölüştürme­nin optimizasyonuna indirgemek, iktisadi sorunun nesnelleştiril-mesine imkan verecektir. "Sorun"un nesnelleşmesi ise nesnel ve ge­çerli çözümlerin üretilmesini mümkün kılacaktır ki bu bize sorun-çözüm ikilemine ilişkin pozitivist kavrayışın neoklasik kuramdaki izdü­şümünü verir. 

c)  Evrensel Geçerlik Sorunu ve Neoklasik İktisadın Evrenselliği 

Bu bölümde, iktisat kuramının evrensel geçerliği sorununu, iktisa­di gerçekliğin pozitivist kavranışının yöntembilimsel çerçevesi içinde tartışacağız. Amacımız, belirli tarihsel-sosyal şartlar altında doğmuş, ideolojik bir temeli ve işlevi olan kuramın, bu niteliğiyle tüm toplum­lara ve zamanlara özgü olma şansının ne olabileceğini belirlemeye ça­lışmak, yanısıra, kuramın "evrensellik" argümanında temayüz eden po­zitivist içeriğine işaret etmektir. 

Evrenselliği, ikisi kozmolojik biri bilgi-teorik üç ölçütle tanımlaya­lım. Kozmolojik ölçütler, zaman ve mekân'a ilişkindirler. Zaman öl­çütü, bir kanun ya da onun ifade edildiği teorinin, tarihsel dönemler boyunca geçerli olup olmadığıyla ilgilidir. Bir kanun evrensel geçerliy­se, bu sadece belirli bir tarih dönemi için değil, tüm tarihsel dönem­ler için öyledir. Mekân ölçütü, kuramın tüm toplumlar ya da mekân­lar için geçerli olup olmadığını belirliyor. Bu yönleriyle kozmolojik öl­çütler kuramın tarihsel-sosyal göreceliğine ilişkindirler. Bilgi-teorik ölçüt ise, kuramın nesnelliği ve evrensel doğruluğu ya da tümel ka­rakteriyle ilgilidir. 

1. Tarihsel-Sosyal Görecelik 

Neoklasik kuram, iktisadi gerçekliğin tarihselliğini gözardı eder ve iktisadi olgu ve davranışları (faiz, kar, rant, kar güdüsü, bireysel özgür­lük) tarihdışı kategoriler olarak değerlendirir. Bu olguların yer al­dıkları tarihsel-sosyal düzlemdeki oluşum süreçlerini inceleme dışı bı­rakır. Bu tutumun pozitivist içeriği açıktır. Pozitivizm, felsefi çatısını ol­gusal gerçeklik kategorilerine dayandırdığı halde, olguların nasıl oluş­tuğu sorusunu ya cevapsız bırakır ya da bir olguyu bir başka olguya da­yandırarak açıklamaya çalışır. Bu açıklama tarzının başlangıcı olmayan bir totolojik süreç olduğunu belirtmeye gerek yok. Her "neden-olgu" da eninde sonunda bir olgudur, yani "olmuş olan" bir şeydir. Sorunun odağı ise "olmuşluğun" nasıl oluştuğu, Osmanlıca ifadesiyle "kuv-ve"den "fiile" nasıl intikal ettiği ve nereden kaynaklandığıdır. 

Neoklasik iktisadın tarihsel içerikten yoksunluğu, belirli bir döne­me değil, tüm zamanlara özgü olma çabası ile ilintilendirebilir. Öte yandan, olguların sosyal göreceliğini gözardı etme eğilimini de tüm toplumları kapsama amacıyla bağıntılandırmak mümkündür. Böylece kuram, zamandan ve mekândan bağımsız evrensel bir nitelik kazanacak­tır. Oysa neoklasik kuramın hatta bir bütün olarak iktisat kuramının göz­lem kaynağı, önemli ölçüde, kapitalist çağın pratiğidir. Yani kuramın dayandığı gözlenebilir olgular, Batı toplumlarının belirli bir tarihsel döneminden seçilmişlerdir. Böylesi bir tarihsel ve mekânsal göreceli­ğe sahip "kanun"ları, geçerlik sınırlarını zaman ve mekân eksenlerin­de genişleterek evrensel kılmak oldukça güçtür. Örneğin, fiyat oluşu­mu kanunu, daha çok, mal mübadelesinin para aracılığıyla gerçekleş­tirildiği tarihsel koşullar içinde uygulama konusu olur. İşçi ücreti te­orisi, ancak ücretli işçiliğin meydana geldiği tarihsel-sosyal koşullar altında uygulanır. İktisadi kurumların da, sözkonusu örneklerin de be-lirginleştirdiği gibi, tıpkı iktisadi kategoriler gibi belirli tarihsel kap­lamları vardır. Nitekim, Marx, subjektivizmi (neoklasik ekol) "iktisadi kanunları" ebedi imiş gibi görüp yararı ya da tercihi ençoklaştırmayı sağlayan prakseolojik ilkelere indirgeyerek, bunların tarihsel karakter­lerinin ve tarihsel kaplamlarının bilincine varamamakla eleştirir. Ona göre, iktisadi kategoriler, sosyal üretim ilişkilerinin teorik anlatımların­dan soyutlamalarından başka bir şey değildir. Bundan ötürü bu kate­goriler, anlattıkları ilişkilerden daha çok sonsuz (daha uzun ömürlü) değildirler. Bunlar tarihsel ve geçici ürünlerdir (Lange 1975: 145-6). Fakat Marx, neoklasizme, iktisadi gerçekliğin tarihselliğini kavrayama­ma noktasında getirdiği yerinde eleştirilere karşın, iktisadi kategorile­re ilişkin tarihsel öndeyileriyle, "tarihselci" bir tavır sergilemekten kurtulamamaktadır.

Özetle, genelde tüm iktisadi kuramların, özelde de neoklasik kura­mın evrenselliğinin, tarihsel-sosyal göreceliği irdeleyen kozmolojik ölçütlerini sağladığını söylemek oldukça güç görünmektedir. 

2. Bilgi-Teorik Ölçüt: Nesnellik, Tümellik, Evrensellik 

Evrensel geçerlik sorunun bilgi-teorik ölçütü, bir bilgisel kategori olan kuramın geçmiş ve geleceğe ait evrensel düzenli oluşları (ya­saları) nesnel bir şekilde ifade ya da formüle etme gücünün ne oldu ğuna ilişkindir. Kuram, gerçekliğin gözleminden çıkarılan "evrensel" düzenlilikleri ne ölçüde tümel önermelerle ifade edebilmektedir? 

Doğal olarak, kuramın öngördüğü bilgi üretme süreçlerinden geçe­rek üretilen bilginin de genel ve nesnel olması gerekmektedir. Açıktır ki, bilgi üretme süreçlerinin evrenselliği ile sonuç-bilginin nesnelliği ve evrensel doğruluğu arasında belirlenebilir bir nesnellik ilişkisinin varlığı kabul edilmektedir. Ancak bilgi üretme yol, yöntem ve sü­reçleri evrensel bir nitelik taşısa bile, ideolojik saydamlığı tar­tışılır zihni prizmalardan geçmek durumunda olan bilginin "nötr" ve "objektif olabileceği hayli şüphelidir. Kaldı ki bilgi­lenme ve bilgi üretme süreçlerinin evrenselliği de pekala tartışılabilir. Parametreleri farklı kültürlerin realiteyi algılama ve yorumlama biçim ve metodlarının farklı olabileceği açıktır. Farklı kültür parametreleri bilgi üretme süreçlerini doğrudan etkileyerek, ürün-bilgiye, o kültüre özgü bir öznellik (sübjektivite) ve görecelik (izafiyet) kazandırabilir. (Ancak bunu söylemekle akıl, sezgi türü bilgi edinme kaynaklarının ev­rensel olmadığını iddia etmiyoruz. Birey bilgi edinme kaynağı olarak akıl, sezgi, vs.nin evrenselliği ile bilgi edinme süreçlerinin evrenselliği birbirine karıştırılmaması gereken olgulardır.) Dahası, bilgi edinme sü­reçleri, bilgi konusu gerçekliğin gözlemine dayalıdır. Gözlem ise, "ku­ram yüklüdür" ve ondan bağımsız değildir. Bu nedenle, nesnel gözle­me dayalı evrensel doğru-nesnel bilgi varsayımı oldukça tartışmalı gö­zükmektedir. Böyle olunca, neoklasik kuramdaki tüketicinin fayda maksimizasyonunun gerçekleştiğini -nesnel olarak gözlenemeyeceği için- evrensel olarak doğrulamak mümkün olamayacaktır. 

Nesnel bir şekilde gözlenip, evrensel olarak doğrulanabilen iliş­kilerin varlığı, "yasa" fikrinin de dayanağıdır. Bu noktada, pozitivizmin bir diğer paradoksu gizlidir. Nesnel ilişkileri, nesnel bir şekilde tümel önermelerle ifade eden "yasa" kavramı, özünde pozitivist bir espri ta­şıyor olmasına rağmen, evrende düzenliliklerin a priori olarak varol­duğu metafizik inancına dayanmaktadır. Metafizik içerik taşıyan bu ol­gu eksen alınarak, geleceğe ilişkin "doğru ve gerçekçi" öndeyilerin yapılabileceği varsayılmaktadır. 

Kuramın formüle ettiği yasalar, olayları deterministik biçimde ön-deyebiliyorsa, kuram evrensel geçerliliğinin yanısıra, evrensel bağlayı­cı bir nitelik de kazanacaktır. (Bağlayıcılık işlevinin kuramın sonuçları­nın meşrulaştırılması gibi bir ideolojik niteliğinin bulunduğunu belir­telim.) İktisatta evrensel bağlayıcı yasa kavramını kullanmanın uygun düşmeyeceği görüşündeyiz.Dkin, iktisadi yasaların insan iradesinden bağımsız olduğu söylenemez. O nedenle de kesin bağlayıcılığı tartış­ma götürür, ikincisi, iktisadi yasaların daha önce irdelediğimiz tarih-sel-sosyal bir içeriği vardır. Bu her dönem ve toplum için bağlayıcı ya­saların varlığını tartışabilir hale getirir.Üçüncüsü, yasaları formüle eden kuramlar, realitenin tam ve gerçek görüntüleri değil, olgularla karşılaştırılacak birer "karşılaştırma modeli"dirler. Geçerlik süreleri, olay ve olguları açıklamadaki yeterlik ve elverişlilikleriyle sınırlıdır. Bu nedenle, yasa kavramının tazammun ettiği gerçekliğin doğal kuralla­rı ve sürekli geçerli düzenliliklerini ifade etmekten uzaktırlar. Bu, tabii bilimler için olduğu kadar sosyal bilimler için de böyledir. 

İktisadın, yasaları evrensel geçerli bir bilim olarak kabul edilişi, ikti­sadi yasaların deterministik kavranışından bağımsız değildir. Örne­ğin, doğal ve toplumsal evrenin mekânist ve deterministik kavranışı ile marjinal analiz arasındaki korelasyon oldukça belirgindir. Olgu ve olaylar arasındaki ilişki biçimlerini nesnel çerçeveleriyle matematiksel bir formda ifade edilebilir varsaymak, önemli ölçüde insanal ilişkileri, matematikselliğin zorunlu (ya da ihtimaliyetçi) nedenselliğine indir­ger. Böyle bir indirgeme ediminin temelinde, ilişki biçimlerinin nesnel bir şekilde kavranabilirliği (ve çözümlenebilirliği) varsayımı -ki poziti­vist bir varsayımdır- yatmaktadır.

Son olarak, tüm bilgisel kategorilerin -dolayısıyla kuramların- evren­selliklerinin ideolojik içerikleri nedeniyle tartışma götürür olduğunu belirtelim. İdeolojinin geçerliliği ve bağlayıcılığı evrensel bir nitelik ta­şımadığına göre, ideoloji yüklü kuramların evrensel olduğu düşünce­si doğrulanabilme şansını önemli ölçüde yitirmektedir. Bu bağlamda, kapitalist-girişimci sınıfın ideolojisiyle yüklü neoklasik kuramın evrensel geçerliğine, kanıtlama süreçlerinden geçerek değil, Ferguson'vari bir imanla ulaşmak mümkün olabilecektir. 

SONUÇ 

Neoklasik ekol, iktisat kuramındaki egemen konumuna rağmen ik­tisadi gerçekliği tümüyle açıklama ve çözümleme gücüne sahip "alter­natifsiz" bir kuram olarak kabul edilemez: 

İlkin, dayandığı yöntem, zamanın ve gerçekliğin pozitivist kavra­nışına, ürettiği bilgi ise, pozitivist bilgi-teorik süreçlere dayalıdır. Bu nedenle, önerdiği gerçeklik açıklaması pozitivist ontolojiyle, ürettiği bilgisel kategorilerin doğruluk ve geçerliği, pozitivist bilgi kuramıyla sınırlıdır. Bu çerçevedeki bir yöntem, gerçekliği açıklamanın yegane yöntemi olamaz. Parametreleri farklı bir ontoloji ve bilgikuramı, farklı ve özgün yöntemlere üretilme imkanı sağlayabilir. 

İkincisi, neoklasizmin bilimselliği, batının "rönesans sapması"yla önem kazanan akılcı ve bireyci dinamiklerinin egemenliğini sürdürdü­ğü, gerçekliğin nesnel kavranabilirliği mümkün varsayılarak tümel ni­telikte evrensel doğru varsayımların yapılabildiği, bir bilim paradigma­sı içinde anlamlıdır. Oysa çalışma boyunca göstermeye çalıştığımız gi­bi, gerçekliğin nesnel gözlenebilirliği, kavranabilirliği ve çözümlene-bilirliği doğrulanabilir olmaktan uzak varsayımlardır. Tüm bilişsel sü­reçlerin ideoloji yüklü olması bir bakıma kaçınılmazdır. İdeolojik içeri­ğin yanısıra kuramın tarihsel-sosyal göreceliği de vardır. 

Tüm sorunlarına karşın neoklasik kuram, iktisadi gerçekliğe iliş­kin kanunsal düzenlilikleri formüle eden evrensel geçerli bir kuramsal kategori olma özelliğini, kimi iktisatçılar nezdinde, halen korumakta­dır. Bu ise, pozitivist metodolojinin etkinliğini sürdürüyor oluşuyla bağlantılı bir olgudur.

Pozitivist yöntembilimsel dayanakları zayıflatılmış bir neoklasik ku­ramın iktisatta egemen paradigma olan konumunu koruyabileceği şüphelidir. Bu bağlamda yapılması gereken, bizce özgün yöntem arayışlarını, sadece batılı değil, hatta daha çok doğulu düşünsel matris­ler içinde sürdürmek olmalıdır.

Kaynak: Ahmet KARA

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü

Since 2005